Türkiye’de alternatif-muhalif gazeteciliğin bazı esaslı sorunları üzerine

“Belli bir iş modeli olan, demokratik değerlere bağlı, bağımsız bir yapı olarak kurumsallaşmış medya vazgeçilmezdir.”

Gülseren Adaklı yazdı.

Haberler, haber üretimiyle içli dışlı olanlara olmayanlardan daha çok şey ifade eden teknik ayrıntılarla dolu olsa bile, geniş bir kitleye ulaşabilmek için ikna edici bir şekilde sunulmalı. (…) mümkün mertebe iddialı bir gazetecilik olmalı – araştırmada iddialı, analizde iddialı, iktidar koltuğunda oturanlara meydan okumada iddialı. (…) mevcut koşullar altında, her zamankinden daha fazla iyi yazılmış, ilgi çekici ve iddialı bir gazeteciliğe ihtiyacımız var. (1)

Bu yazıda, medya sosyoloğu Michael Schudson’ın yukarıdaki uyarısını dikkate alarak, tarihin önümüze koyduğu gazetecilik mirasına ve bununla bağlantılı güncel bazı tartışmalara dikkat çekmek istiyorum. Ama esas olarak, bugün geldiğimiz noktada gazeteciliğin en azından 1960’lı yıllardan itibaren çağdaş değerlerle bütünleşen, demokrasi fikriyatı ile yoğrulmuş kurallarının güncel öneminden, Türkiye’de her türden tahakküme karşı daha iyi bir yaşamı savunan alternatif basın girişimlerinin bazı temel sorunlarından bahsedeceğim. Bunları sayarak başlayayım:

  1. Türkiye’de köşe yazarlığı müessesesi profesyonel gazeteciliğe büyük zarar vermekte, muhalif/alternatif haber kuruluşları burada da hâkim gazetecilik yapma tarzını tekrar etmektedir
  2. Profesyonel gazetecilik normları, muhalif/alternatif haber mecralarında ciddiye alınmamaktadır
  3. Muhalif/Alternatif haberciliğin detaylı ve kullanışlı bir elkitabı yoktur
  4. Okurların/Takipçilerin haber platformuyla sağlıklı bir ilişki kurabileceği kanallar neredeyse yoktur

Bu yılın Temmuz ayında muhafazakâr eğilimli Wall Street Journal’da çalışan üç yüze yakın gazeteci (2), yayıncı Almar Latour’a köşe yazılarındaki (opinions) olgusal hatalarla ilgili bir şikâyet mektubu gönderdi ve bu iç yazışma sızdırıldı. (3)

Gazeteciler ve Anayasanın Birinci Değişikliğine inananlar olarak (4), farklı bakışların yayılmasında köşe yazılarının (opinion page) değerini biliyoruz. Ancak köşe yazısının doğruluk kontrolünden ve şeffaflıktan yoksun olması, kanıt sunmaması, okuyucularımızın güvenini ve kaynaklarla güven ilişkimizi baltalıyor.

Mektup bu cümlelerle başlıyor ve hem personel hem de okurlar arasında büyük rahatsızlık yaratan çarpıcı örnekler sıralanıyordu. Şikâyet konusu olan yazılardan biri, korona virüsün ikinci dalgası olmayacağını iddia eden ABD Başkan yardımcısı Mike Pence’e aitti. Bu yazıdaki iddialar daha sonra tekzip edildi ama gazetenin yazı kurulu sorunların yapısal değil arızi olduğunu, kendilerinin “New York Times olmadığını” söyleyerek şikâyetleri reddetti. (5) Yine de benzer rahatsızlıklar, Amerikan haber medyasında tartışma konusu olmaya devam ediyor. Nitekim 2018 tarihli bir araştırma, yorumun olgulara galebe çaldığından yakınıyor ve genel manzarayı şöyle adlandırıyor: Hakikat çürümesi.

Hakikat Çürümesini birbiriyle ilişkili dört eğilimden oluşan bir dizi olarak tanımlıyoruz: 1) Olguların ve olgularla verilerin analitik yorumlarına ilişkin giderek artan anlaşmazlıklar. 2) Olguyla yorum arasındaki çizginin bulanıklaşması 3) Yorumun ve kişisel deneyimin olgu karşısında göreli olarak artan ağırlığı ve nihai etkisi. 4. Eskiden saygı duyulan olgusal bilgi kaynaklarına olan güvenin azalması. (6)

Habercilik, yeterince nitelikli emek gücü ve para akıtılmadığında ya da haberciler emeklerinin karşılığını alamadığında ürün kalitesinin orantılı olarak düştüğü bir sektör. Türkiye gibi emek piyasasının son derece örgütsüz, haber piyasasının yine son derece siyasallaştığı bir ülkede “emekten yana” haber kuruluşlarında da durum çok farklı değil. Çoğu muhalif haber mecrası, muhabire yatırım yapmaktansa, bir kısmına telif dahi ödenmeyen şöhretli kalemlere bel bağlıyor.

Dünyada yeni yeni rahatsızlığı hissediliyor ama Türkiye medyası öteden beri, dünyada eşine rastlanmadık ölçüde fazla “köşe yazarı” istihdam eden bir sektör. Türkiye’de köşe yazarlığı olgusu, 12 Eylül darbesiyle somutlaşan neoliberal dönemin ayırt edici ucubelerinden biri. Bu yazıyı kaleme alırken bir kez daha saydım, eski yazarlardan vefat etmişlere, spordan magazine bütün isimleri. Hürriyet’in web sayfasında 220, Yeni Şafak’ta 225, Sabah’ta 129 isim yer alıyor. Bu yazarların hepsi bir hafta içinde boy göstermiyor ya da bir kısmı artık aktif yazar değil ama isimler oraya yerleştiriliyor. Zira bu listelerin bir amacı da ne kadar güçlü bir kadroya sahip olduğunu göstermek; Recep Tayyip Erdoğan’ın ya da Hrant Dink’in yazarlar listesinde görünmesi itibar sağlıyor olmalı. Henüz AKP medyası olgusu ortaya çıkmamışken Türkiye’de köşe yazarlığı üzerine yapılmış şu yorum, bugünkü durumun da bir özeti:

Gazetelerde habercilik zayıftır ama tüm köşe yazarları, üzerlerine yeterince habercilik çalışması yapılmamış iç ve dış olaylar üzerine konuşur. Gerçekte köşe yazarlarının çoğu, üzerine konuştukları konuda okuyucularından çok daha bilgili değillerdir. Ama işleri (köşe yazarlığı) gereği, o konularda sunacak fikirleri mutlaka olmak durumundadır. Okuyucu ise, yıllardır havası kirli bir şehirde yaşayan bir vatandaşın o kirliliği hissetmemesi gibi, bu sorunları fark etmez. Yetersiz haberlerle doldurulmuş gazetede köşe yazarı yorumlarını okurken, bilgilendiğini, olan bitenden haberdar edildiğini zanneder. Köşe yazarının niyetlerinden bağımsız olarak bu algı yanılsaması, basının işlevine indirilmiş önemli bir darbedir. Ayrıca okuyucunun haber ve yoruma ilişkin bu karmaşası, köşe yazarına -eğer isterse, ki sık sık yaptıkları bir şeydir- okuyucusunu manipüle etmek için en temel koşulları sağlar. (7)

Ergun Aydınoğlu’nun hâkim medyaya bakarak yaptığı bu yorum bugün muhalif ya da alternatif medya için de geçerli, bu mecralar da çok sayıda ismi, aktif yazar olmasa da sayfalarında listeliyor. 25 Kasım 2020 tarihinde Birgün’ün internet sitesinde 128 isim saydım. Aynı tarihlerde yaptığım sayımlar, diğer gazete ve haber portallarında da benzer bir enflasyonu ortaya koydu. Bu haber mecraları esasen bu yazarların yorumlarıyla var oluyor, haberleriyle değil. Enformasyonel görünen yazılar dâhil, okura ihtiyacı olan enikonu güncel bilgiyi/haberi sunmuyor. Bu kuruluşlarda kaç muhabir çalıştığını ise bilmiyoruz, çünkü onların adları yazarlar sayfasında ya da başka bir bölmede listelenmiyor. (8) 13 Kasım 2020 günü Birgün ve Evrensel’in muhabir imzası olan haberleri saydım: 10’u bulmuyor.

Karşılaştırmak ya da yarıştırmak için değil elbette, sadece bir fikir edinmek için, dünyanın en önemli haber kurumlarından biri olan New York Times’ta kaç kişinin çalıştığına da baktım. İşyeri sendikasının verilerine göre 1.200 insan haber merkezinde haber üretmek üzere istihdam ediliyor. (9) Köşe yazarı (opinion) sekmesinde ise 19 yazar listelenmiş. (10) Profesyonel gazetecilik, bütün meşruiyetini hâlâ iyi haber üreterek sağlıyor, çok iyi köşe yazarlarını bünyesinde kattığı ya da bu yazarların sayısını artırdığı için değil.

Öte yandan, profesyonel gazetecilik bugün nesnellik ya da tarafsızlık etiğinin sorunsuzca savunulduğu eski “haber özgür, yorum kutsaldır” günlerinden çok daha zorlu bir süreçten geçiyor. Sahte haberlerin yoğun siyasi propaganda malzemesi olduğu günümüzde doğrunun ne olduğunu bulmak kadar onu gösterebilmek de büyük mesele. Bu durum bir yanıyla profesyonel gazeteciliğin önemine gölge düşürürken dava gazeteciliği ile karşı karşıya getirilmesi hatasına da yol açabilmektedir. Aslında sahte haber furyasının esas hedeflerinden biri de profesyonel gazetecilik normlarının, kurumlarının altını oyarak bir kuşku iklimi yaratmaktır.

Profesyonel gazetecilik, nesnellik sergileme biçimini değiştirmelidir. Kritik hamle, tarafsızlık olarak nesnellikten hakikat arayışı olarak nesnelliğe doğru olmalıdır. Yanlış eşdeğerliklerden (11) bu şekilde kaçınırsınız. Propagandadan geçilmeyen bir sistemde tarafsız olmak suç ortağı olmaktır. – Yochai Benkler (12)

Bugün gazeteci tarafsız olmak değil ama objektif olmak zorunda, örneğin küresel ısınma konusundaki inkarcı görüşleri meşru açıklamalar olarak sunmamalı. Objektifliği sağlamak, çok iyi düzenlenmiş veritabanları, geniş bir profesyonel haberci ağı, çeşitliliğin gözetildiği bir haber kaynağı portföyü ve ciddi finans kaynağı gerektiriyor. Bu koşullar; amacı, hedefi, kuralları belli profesyonel haber kuruluşlarıyla sağlanabiliyor, yani objektif ve hakikate bağlı bir gazetecilik belli bir kurumsallığı içermek durumunda. Nitekim gazeteci Kadri Gürsel, profesyonel gazeteciliğin yaşam alanı olarak “ana akımı” işaret ederek önemli bir tartışmayı ateşlediğinde sanırım bunu kast etmişti. Gürsel’in ArtıTV’deki programda sarf ettiği ve bir süre sol, sosyalist muhalif medya mensuplarının eleştirilerine hedef olan ifadesi şöyleydi: “Her ülkenin bağımsız, profesyonel ve namuslu gazetecilere ihtiyacı (olduğu görüşündeyim). Bu da (ancak) ana akımda olabilecek bir kalite, (bir ülke için).” (13) Ana akım haberciliğin karşısına aktivist gazeteciliğin çıkarıldığı bu tartışmada ciddi bir kavram kargaşası yaşandı ve iki taraf da tartışmadan tatmin olmuş şekilde ayrılamadı.

Tartışmanın içeriği, alternatif/muhalif girişimlerin kurumsal yapı ihtiyacını vurguladığı için Gürsel’in ana akımla neyi kast ettiğini özetle, kendi sözcükleriyle aktarmakta yarar görüyorum:

  1. Ana akımın mülkiyet ve sermaye yapısı siyasi hareketlerden, siyasi partilerden, örgütlerden, iktidardan ve devletten bağımsız olmak zorundadır.
  2. Ana akımın mülkiyet ve sermaye yapısından hareketle teşekkül eden idaresi, organik bir bağımsızlığı da haiz olmalıdır.
  3. Bir medya mecrasını ana akımdan sayabilmemiz için orada editoryal bağımsızlığın olması gerekir.
  4. Medyanın evrensel etik ilke ve standartlarına saygı göstermeli, bu hususta denetim sağlamalı ve hesap verebilir olmalıdır.
  5. Ana akım medya bağımsız olmak zorundadır ama tarafsız olmakla mükellef değildir. Varlık koşulu olan demokrasi, basın özgürlüğü ve çoğulculuktan yana taraf olmalıdır.

Terminolojik olarak bu listenin “ana akım” gazeteciliğe uyup uymadığı tartışılır ama iyi gazetecilik üzerine düşünenlerin de burada sayılanlara fazla itiraz etmeyeceği söylenebilir. Peki, bunlar herhangi bir politik coğrafyada mümkün müdür? Türkiye tarihinde hiç görülmüş müdür? Bence, Kadri Gürsel’in sıraladığı ve savunduğu kurallar ve niteliklere bir bütün olarak sahip “ana akım” mümkün olabilir, Türkiye basın tarihinde bu nitelikleri bir bütün olarak haiz örnekler bulmak ise zordur.

Doğru dürüst yapılacak bir gazeteciliğin vakumla para çeken, yaratıcı emek gücüyle ve kolektif olarak kotarılan bir iş olduğunu anımsadığımızda, kapitalist bir piyasa sisteminde bağımsızlığın anlamını da ister istemez sorgulayacağız. Ama bunu yaparken, 1) Türkiye ile Batılı kalıpları büyük ölçüde ayrı değerlendirmeliyiz, 2) Gazetecilerin özünde işçi olduğunu ve işçinin tanım gereği kapitaliste çalıştığını unutmamalıyız. 3) Her türlü iletişim etkinliğinin bağlamsal (contextual) olduğunu hatırda tutmalıyız. Dolayısıyla “bağımsızlık” basit biçimde kendi hesabına çalışmak anlamına geldiği ölçüde kurumsallıktan ve iyi gazetecilikten uzaklaşmak anlamına da gelebilecek, ki muhalif/alternatif haber mecraların durumu biraz böyle… (14)

Muhalif/Alternatif iddialarla yayın yapmaya çalışan haber mecralarının en önemli sorunlarından biri, bu çelişkileri bildik sol-sosyalist formül ya da araçlarla çözdüğünü düşünmesi. Ancak Türkiye’de mevcut alternatif iddialı sol girişimler en iyi bildiklerini düşündükleri medyada sahiplik meselesi üzerine tutarlı bir formül yaratamamışlardır. Emeğin özlük haklarını gözeten modern ve devrimci bir iş modeli de yoktur. Bu çelişkileri doğru biçimde kavrayabilmek elbette her zaman kolay olmuyor, gazeteciliğin bu sistem içinde sorunsuz biçimde tarafsız ya da hesap verebilir olması da kolay değil. Ama bu işlerin kolay olacağını kim söylemişti ki zaten?

Michael Schudson, hesap verebilir bir gazetecinin uymak zorunda olduğu 2 temel kural sayıyor:

…önce gerçeği koyun. Sorumlu gazeteciler sahte, abartılı veya yozlaşmış haber üretmemeyi öğrenirler. Gerçekliği ideolojik tutarlılığa veya politik savunuculuğa tabi kılmazlar. Reklamverenlerin ya da yayıncının ticari çıkarlarına ve hatta izleyicilerin zevklerine teslim olmazlar. Haber merkezindeki fikir birliği, kendi gözlemleriyle çatışırsa, meslektaşlarına boyun eğmemeleri de gerekir. (…) Gazeteciler için ikinci bir kural, göründüğünden çok daha karmaşıktır: hikâyeyi takip edin. Hikâyeyi takip edin; bir dileği takip etmeyin, bir çizgiye bağlı kalmayın, bir modaya boyun eğmeyin, kalabalığa uymayın. Hikâyeyi takip edin. Hikâyeyi takip etmek, hikâyenin nereye gideceğini tahmin edemeyeceğiniz ve tahmin etmemeniz gerektiği anlamına gelir. Siyasi, partizan, ideolojik önyargılar veya bağlılıklar, insanın sevdiği kişileri, partileri ve davaları olumsuz gösteren “uygunsuz gerçeklere” (15) ve olgulara açılacak yolu kapatırsa, o kişi, hakikate olan bağlılığını kaybetme riskiyle karşı karşıya kalır.

Hiçbir gazeteci tek başına iyi ya da kötü iş yapmaz, kolektif bir yapının içerisinde, onunla birlikte hareket eder. (16) Sosyal bir yapı –mesela kapitalizm, mesela gazetecilik- sadece sınırlandırarak yapı özelliğini sürdüremez, belli hareketlere izin veren de bir şeydir yapı. Gazeteciliğin içinde hareket ettiği yapıların, sınırlandırıcı özelliklerinin yanı sıra neye ne kadar izin verdiğine de bakmak gerekir. Gürsel’in tartışma boyunca altını çizmeye çalıştığı şey, belli bir iş modeli olan, demokratik değerlere bağlı, bağımsız bir kurumsal yapı olarak ana akım medyanın vazgeçilmezliğiydi ve bence genel anlamıyla çok da haklıydı. Bugün karşımıza iyi gazeteci olarak çıkan pek çok ismin Cumhuriyet Gazetesinde yetişmiş olması bir tesadüf değil o yüzden. Bir haber merkezinde gün boyunca üretim sürecini gözlediğimizde, yapının/kurumun hangi avantajlarıyla iyi gazeteciliğe kapı araladığını da görmemiz mümkün. Cumhuriyet de Milliyet de Hürriyet de bir bütün olarak profesyonel gazeteciliğin şahikası olarak nitelendirilemez ama aranacak yerler yine bu görece geniş ve donanımlı yapılardır.

Her türde (klasik, hesap veren gazetecilikte de dava gazeteciliğinde de), belli koşullarla iyi habercilik yapmak mümkün. Sanırım en kritik konulardan biri, habercinin de okurun/takipçinin de dönüp bakabileceği ayrıntılı ve kullanışlı/işlevsel bir elkitabının olması ve eleştirinin/özeleştirinin kişisel sataşma ya da başka hesapların görüldüğü bir kör döğüşü olmaksızın gazetecilik kültürünün yapıtaşı haline getirilmesi. Var mı böyle elkitapları ve temayül?

Klasik ilkeler anlamında çoğu muhalif yayın platformunu (Sendika.org, SoL, Evrensel, Artı Gerçek, vb.) belki dava (advocacy) (17) gazeteciliği kategorisine yerleştirebiliriz, klasik anlamda tarafsızlık ilkesine uymak zorunda kalmayabilirler (doğruluk ve nesnellik baki kalacaktır yine de, kalmalıdır en azından). Ama o zaman da şöyle bir soru çıkar: peki neyi dava ediyorlar? Dava ettikleri şey ne ölçüde meşru kabul edilebilir? Dava etmenin kuralları neler? Okur bu davaya hangi yollarla/araçlarla katılacak? vb. Bu sorulara yanıt üretmeyen, temel kurallarını yazıp ilan etmeyen ya da ilan etse de uygulamayan bir çağdaş gazetecilik olabilir mi? Alternatif/Muhalif haber platformlarının önemli sorunu, bu soruları sorsa bile uygun yanıtlar vermemesi, uygun yanıtlar ürettiğinde uygulayamaması.

Bir burjuva demokrasisinde toplum kurallarının anayasası olur. Anayasada vatandaşların eşitliğinden söz edilir ama fiiliyatta eşitlik falan yoktur-. Bunu bilseler de yurttaşlar anayasaya başvurmaktan vazgeçmezler, daha iyi bir anayasa için mevcut anayasayı kullanmaları gerekir. Gazetecilikte de iyi yazılmış bir anayasa, lafzına ve ruhuna ne denli uygun kullanıldığından görece bağımsız olarak vazgeçilmez bir metin olmalıdır.

Lakin habercinin olaylara nasıl yaklaşacağı, hangi ilkeler ve kurallarla çalışacağı da alternatif mecralarda açık, detaylı, kesin bir dille kendisine yer bulamıyor. Tahmin ettiğim şeyi doğrulamak için muhalif haber mecralarının internet sayfalarının en alt kısımlarında yayın ilkeleri, haber yazım kılavuzu gibi bağlantılar aradım. Bazısında bunları anıştıran bir cümleye bile rastlamadım.

Mesele elbette lafzın uygulamayla bütünleşmesi. Muhabirlerinize en iyi imkânları sunduğunuzu, işyeri temsilcileri ile sürekli irtibat kurduğunuzu, toplu sözleşme şartlarını yerine getirdiğinizi, işyerinde yaşanan taciz vakasına karşı en titiz soruşturmayı yürüttüğünüzü, genç muhabirlere mesleği öğretmek üzere uygulamalı seminerler düzenlediğinizi, genç ve hevesli muhabir adaylarını üç kuruşa sömürmediğinizi, vb. iddia edebilirsiniz. Gerçeği orada bulunanlar bilir ama konuşmazlar, ellerindeki işi kaybetmek istemedikleri gibi, dışarda daha iyi bir alternatif olmadığını da bilirler çünkü. (18) Haberin mutfağında enikonu modern bir iş ilişkisi kurmayan bir alternatif/muhalif olabileceğini hiç sanmıyorum. Ekonomik/finansal imkânsızlıklar, ceberut devletin ve uzantılarının yarattığı sorunlar, gizlilik gerektiren işler, vb. gibi faktörler, içeriden kısmen de olsa yansıyan sorunların objektif sınırlarını çiziyor ve çokça sözü ediliyor ama çalışanların söz sahibi olduğu bir işyeri hukukunun hayata geçmemesinde öznel faktörlerden neredeyse hiç bahsedilmiyor. (19)

Dünyada yüz küsur yıldır gayet kapitalist ama siyasi doğruculuktan vazgeçmeyen saygın liberal haber kurumları var ve gazetecilik kültürü, o kurumlarda çalışanları ve okurları kapsayacak şekilde üretiliyor. Beğenelim ya da beğenmeyelim, bir haber kurumu, üst düzey bir bürokratla sabah kahvaltısında görüşme yapacak muhabirine “sadece bir fincan kahve ve bir çörek” ölçüsü sunuyorsa bu önemlidir. (20) Dünyanın en profesyonel haber kurumlarından Reuters’in 10 temel kuralı, söz konusu detaylara giriş niteliğinde:

  1. Doğruluktan asla ödün vermeyin
  2. Her zaman bir hatayı açıkça düzeltin
  3. Daima denge ve önyargıdan kurtulmak için çabalayın
  4. Bir çıkar çatışması olduğunda her zaman bir yöneticiye açıklayın
  5. Ayrıcalıklı bilgilere her zaman önem verin
  6. Kaynaklarınızı daima iktidardan koruyun
  7. Fikirlerinizi haberde belirtmekten daima kaçının
  8. Asla uydurmayın veya intihal yapmayın
  9. Hareketsiz veya hareketli bir görüntüyü asla normal görüntü iyileştirme tekniklerinin ötesinde değiştirmeyin
  10. Bir haber için asla ödeme yapmayın ve rüşvet kabul etmeyin (21)

Reuters’in etkileşimli elkitabında bu temel ilkelerin yanı sıra tarafsızlığın nasıl garanti altına alınacağından haberde yeğlenmesi gereken sözcüklere, taciz iddialarından görsel materyal düzenlemesine kadar bir habercinin karşı karşıya kalabileceği yüzlerce konuda aydınlatıcı, yol gösterici, işlevsel açıklamalar mevcut. Sahadaki gazetecinin kritik anlarda tek başına çözmek zorunda kalmadan, kendini olası saldırılara karşı koruyabileceği bir tür yasal çerçeve sunuyor. Bu kurallar bireysel bir tercih yapmanın zorluğundan büyük ölçüde kurtarıyor ama elbette tamamen değil ve sanırım Reuters muhabirlerine bir sorsak bin ah işitiriz. Ama önemli olan, yazılı bir anayasaya sahipler, o anayasayı mümkün kılan koşullara da. Türkiye pek çok bakımdan bir İngiltere ya da Almanya değil evet ama daha baştan bu tarihsel yarılma, elimizden gelenin “en iyisini” yapmamamız için mazeret olarak kabul edilebilir mi?

Reuters gibi köklü haber kuruluşları, çalışanlarına olduğu kadar, kullanıcılarına ya da okurlarına karşı da sorumluluk bilinci ile hareket ederler. Yayımlanan ya da dağıtıma verilen haber içeriklerine ilişkin şikâyet ve önerileri dikkate alır ve sorunu çözmeye çalışır. (22) Bunun için de bir rehberi vardır ve her rehber gibi, kusurlu ve eksiktir. Bence bu tür rehberlerin esas kusuru, okurun aktif katılımına açık olmaması, sadece bir şikâyet mercii olarak kuruluşun kendini düzeltmesine yardımcı olmasıdır. Dolayısıyla bir gazetecilik girişiminin okurla kuracağı karşılıklı güvene dayalı, üretken bir ilişki onu pekâlâ alternatif olmaya yaklaştırabilir. AKP medyasına kadar hâkim medya gruplarında okur, salt bir reklam konusu olarak tepkileri ölçülen soyut bir kategoriydi, Cumhuriyet okuru gibi nadir örnekler dışında haber merkezleri, haber içerikleri konusunda okura söz hakkı tanımazlardı. Haberlerin yoruma açılması, izleyici mektuplarının yayınlanması, hatta izleyici bloglarına yer verilmesi gibi uygulamalar, okurun gazete üzerinde denetim işlevi gördüğü seviyelere hiçbir zaman ulaşmadı. AKP medyası ve sosyal medya etkileşiminin artmasıyla birlikte daha önce reklam için ölçü birimi olan okur, siyasal programın hayata geçirilmesi için kullanılan neredeyse bir aparata dönüştü. Bütün bu gelişmeler yaşanırken her sene kuruluş yıldönümlerini kutlayan alternatif/muhalif haber platformları, hâkim medyayı takip etmeye devam ettiler; okurlarını daha iyi tanımak, yeni ve farklı sosyal ya da politik kesimlerden okur kazanmak, okuru üretime dâhil etmek için aktif bir çabaya girişmediler ne yazık ki.

Bütün olumsuzluklara rağmen profesyonel, hesap verebilir bir gazeteciliği, Türkiye’de bugüne kadar hiç yapılmamış bir gazeteciliği inşa etme şansı var. Her zaman vardı ama bugün, çokça üzerinde durulduğu gibi teknolojik olanaklar sayesinde değil, kavrayış ve iş yapma tarzı olarak gelişkin bir literatür ve deneyim var. Bütün toplumsal dönüşümlerin gerisinde büyük çatışmalardan önce küçük, ele dile gelmez, pek çoğu resmi tarihçilerin ilgisine mazhar bile olmamış ama sağlam iç tartışmalar ve küçük kavgalar yok mudur? Bana göre bu küçük kavgalardan biri, gürültüsüz patırtısız, bir davadan ziyade bir hikâyenin peşinde koşarak, gazetecilik alanında, iktidardan önce gazetecilerin kendi dünyalarında yarattığı ya da yeniden ürettiği bariyerlere karşı verilmelidir…


1 Michael Schudson. 2020. Journalism (Why It Matters). Polity. Kindle sürümü. s. 6.

2 Rupert Murdoch’a ait medya imparatorluğunun prestijli bir parçası olan gazetenin toplam çalışan sayısı yaklaşık 7.000. https://www.owler.com/company/wsj. Bu sayının kaç haberciyi kapsadığı, açık kaynaklarda yer almıyor. Ağustos 2019 itibarı ile günlük tirajı 2.834.000. https://www.sec.gov/Archives/edgar/data/1564708/000119312519219463/d741099d10k.htm

3 Sızıntının ardından gazetenin kendisi de olayı haberleştirdi: J. A. Trachtenberg. 2020. WSJ Journalists ask publisher for clearer distinction between news and opinion content. Wall Street Journal. 21 Temmuz. https://www.wsj.com/articles/wsj-journalists-ask-publisher-for-clearer-distinction-between-news-and-opinion-content-11595349198 (erişim: 12.12.2020). WSJ.com’da yayımlanan yazılar ücretli olduğundan, orijinal kaynağı okumam mümkün olmadı. Ancak konu o kadar çok tartışıldı ve alıntılandı ki, bunun eksikliğini hissetmedim.

4 First Amendment: 1791 tarihinde Amerikan Anayasasında yapılan ilk değişiklik maddesi; basın özgürlüğünü bir negatif özgürlük olarak güvence altına almaktadır. https://constitution.congress.gov/constitution/amendment-1/ (erişim: 15 Aralık 2020)

5 Edward Moreno. 2018. WSJ editorial board calls employee concerns about opinion page ‘cancel culture’. The Hill. 24 Temmuz. https://thehill.com/homenews/media/508870-wsj-editorial-board-calls-employee-concerns-about-opinion-page-cancel-culture. WSJ’de, görüş sayfası editörü Paul Gigot dâhil 24 köşe yazarı bulunuyor ve mektupta verilen örnekler bu yazarlara ait değil. https://opinion.wsj.com/ (erişim: 16 Aralık 2020).

6 Jennifer Kavanagh ve Michael D. Rich. 2019. Truth Decay: An Initial Exploration of the Diminishing Role of Facts and Analysis in American Public Life (Kindle Locations 133-138). RAND Corporation. Raporu değerlendiren bir yazı için bkz. Laura Hazard Owen. 2019. U.S. journalism really has become more subjective and personal — at least some of it. NiemanLab. https://www.niemanlab.org/2019/05/u-s-journalism-really-has-become-more-subjective-and-personal-at-least-some-of-it/ 

7 Ergun Aydınoğlu. 2004. Köşelerde çok kötü şeyler oluyor!. 28 Eylül. Bianet. https://bianet.org/bianet/medya/43983-koselerde-cok-kotu-seyler-oluyor. (erişim: 17 Aralık 2020).

8 Duvar ve Medyascope çalışanların adlarını künye kısmında bildiriyor ama bu isimlerin düzenli muhabir olup olmadıklarını bilmiyoruz.

9 https://twitter.com/NYTimesGuild (erişim: 9 Aralık 2020). Gazetenin dijitalleşme hamlesinin başladığı 2016 yılında personel sayısı 1.300 olarak açıklanmıştı. Katie Rogers. 2016. New York Times Co. to Offer Buyouts to Employees. New York Times. https://www.nytimes.com/2016/05/26/business/media/new-york-times-co-to-offer-buyouts-to-employees.html 25 Mayıs. (erişim: 9 Aralık 2020). 

10 Yeni Şafak yazarı Şemsi Yücel’in 2003 tarihinde yaptığı sayımın sonuçları şöyleydi: Cumhuriyet: 42, Akşam: 33, Radikal: 31, Milliyet: 28, Hürriyet: 22, Sabah: 19 (Yücel, 17 Haziran 2003). Bkz. G. Adaklı. 2006. Türkiye’de medya endüstrisi. Neoliberalizm çağında mülkiyet ve kontrol. Ütopya. Ankara.

11 Yazar burada, sağ tarafından “aktivist” olarak yaftalanmaktan kaçınan merkez soldaki gazetecilerin tarafsız görünmek adına “bütün görüşlere” yer vermeye çalışmalarının beyhudeliğinden söz ediyor. İfade, içinde yer aldığı uzun yazının bağlamı olmaksızın Türkçede anlaşılmaz hale geldiği için bu dipnotu ekleme gereği duydum. 

12 İsrailli-Amerikalı yazar Yochai Benkler’in, kendisini radikal sağa karşı sürekli açıklama yaparken bulan sol eğilimli gazetecilere tavsiyesi. Aktaran: Michael Blanding. 2020. Where does journalism end and activism begin?. Nieman Reports. https://niemanreports.org/articles/where-does-journalism-end-and-activism-begin/. (erişim: 15 Aralık 2020)

13 Kadri Gürsel. 2018. Ana Akım Medyanız Nasıl Olsun?. Birikim. 27 Kasım. https://birikimdergisi.com/haftalik/9226/ana-akim-medyaniz-nasil-olsun (erişim tarihi: 14 Aralık 2020)

14 Eskiden öğrencilerime Radikal’dense Hürriyet’i takip etmelerini salık verirdim. Nedeni, bu gazetenin bazı geleneksel refleksleri bünyesinde yaşatması, özetle, diğerlerine göre daha güvenilir olmasıydı. Hürriyet eğer gerekiyorsa “büyük yalan” söylerdi, bütün olumsuz özelliklerine rağmen orada iyi gazeteciler çalışırdı ve kontrol etmeksizin bir haber yayına konulmazdı. Bu gazeteyi tavsiye etmemin belki daha önemli nedeni, siyasal ve ekonomik elitlerin bizim için hazırladıkları kötü sürprizleri öğrenmenin en iyi kaynaklarından biri, başka bir deyişle, iktidarın aklına en yakın gazete olmasıydı.

15 “Uygunsuz gerçek” terimi, eski ABD başkan yardımcılarından Al Gore’un küresel ısınma için kullandığı bir terim. Terimle aynı adı taşıyan belgesel filmden sonra (An Inconvenient Truth, 2006, Davis Guggenheim), insanların hoşuna gitmeyecek, idrak etmesi güç, çekici olmayan olgular için sıkça kullanılmaya başlanmıştır.

16 Gazeteciyi sınırlandıran yapısal koşulları şu yazıda açıklamaya çalışmıştım: Gülseren Adaklı. 2010. Gazetecilik etiğini belirleyen yapısal unsurlar: Mülkiyet ve kontrol sorunu. Televizyon Haberciliğinde Etik. Ankara: Fersa Yayıncılık, 61-96.

17 Dava gazeteciliği, gazetecinin, belli sosyal grupların sorunlarını duyurmak üzere aktif şekilde yorumlayıcı ve katılımcı olduğu, tarafını açıkça beyan eden, özgül bir yeri olan bir gazetecilik türüdür. Bu konuda şu kaynaklara bakabilirsiniz: Özay, Seçil (2015). Ölümünün 100. yılında bir dava gazetecisi: Gaspıralı İsmail. İnsan ve İnsan. 51-60; Waisbord, Silvio (2009). Advocacy journalism in a global context. Karin Wahl-Jorgensen ve Thomas Hanitzsch. Der. The handbook of journalism studies. Routledge. 371-385.

18 İstisnalar yok değil. Mesela Zeki Saral’ın Biz bir aileyiz adlı kitabı, bildiğim kadarıyla haber merkezlerinin işleyişine “içeriden” yapılan ilk keskin eleştirilerden biridir. 

19 İki genç muhabirin sahada ve haber merkezinde karşılaştıkları türlü çeşit sorunu aktardıkları, aydınlatıcı bir podcast: Teyit.org. 2020. Haber merkezlerinde teyit mekanizmaları neden çalışmıyor?. Podcast. https://open.spotify.com/episode/3rqxytYrerlbnETPy80xTx (erişim: 17 Aralık 2020)

20 Batıda gazeteciliğin tarihine yakından baktığınızda hangi olayların ya da gelişmelerin haber kurumlarını bu detaycılığa taşıdığını anlamak mümkündür. Nitekim araştırmacı gazeteci Nick Davies, “düz dünya haberleri” başlığını taşıyan kitabında 1980-2008 yılları arasında tanık olduğu, meslektaşlarının etik-dışı ve açıkça suç teşkil eden davranış kalıplarını sivri bir dille ifşa eder. Nick Davies. 2008. Flat Earth News: An Award-winning Reporter Exposes Falsehood, Distortion and Propaganda in the Global Media. Chatto & Windus.

21 Reuters Gazetecilik Elkitabı https://handbook.reuters.com/index.php?title=Standards_and_Values (erişim: 13 Aralık 2020)

22 https://handbook.reuters.com/?title=Dealing_with_complaints (erişim tarihi: 20 Aralık 2020)

Gülseren Adaklı

1966 Yılında İskenderun’da doğdu. 1988 yılında Gazi Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu’ndan mezun oldu. 1988-1992 yılları arasında TRT’de program-haber kadrosunda çalıştı. 1993’te ATV Ankara Haber Bürosunun kuruluşu sırasında muhabir olarak görev aldı. 1994 Yılında Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Radyo, Televizyon ve Sinema Ana Bilim Dalında Yüksek Lisans Programına kabul edildi, 1995’te İletişim Fakültesi’nde Araştırma Görevlisi olarak çalışmaya başladı. 2003’te Türk Medya Sektöründe Mülkiyet ve Kontrol İlişkileri (1980-2003) başlıklı doktora tezini savundu. 2011 Yılında aynı bölümde Doçent olarak çalışmaya başladı. İletişim kuramları, iletişimin ekonomi politiği, iletişim ve medya tarihi gibi konularda dersler verdi. 1 Eylül 2016 tarihli 672 Sayılı KHK ile ihraç edildi. Bir süre sonra, açtığı davayı kazanarak emekli oldu. Uzmanlık alanına giren konularda bağımsız araştırmacı olarak çalışmaya devam ediyor.

Yazının alındığı kaynak: https://etikgazetecilik.org/blog/alternatif-muhalif-gazeteciligin-sorunlari-uzerine/

AKP medyasının tarihsel arkaplanı: Neoliberal medya mimarisinin bir kroniği (1980-2002)

Bu yazı 04/04/2018 tarihinde HalaGazeteciyiz tarafından yazılmıştır.

Gülseren Adaklı ve Aylin Aydoğan

Yeni bir hegemonya projesi ve Türk medyası

Türkiye’de medyanın mevcut durumu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğindeki AKP yönetiminin, sahiplik yapısından başlayarak toplumsal iletişimin bütün yönlerini kontrol etmeye çalıştığı ve bunu büyük ölçüde başardığı otoriter bir yapıyı yansıtıyor.

Bu yapı, 2002 Genel Seçimlerinde oyların yeter çoğunluğunu kazanarak iktidara tek başına yerleşen AKP ile ortaya çıkmış değildir. Tersine, AKP’yi giderek ceberrutlaşan bir siyasal formasyon olarak Türkiye toplumuna dayatan koşullar, AKP iktidarından çok önce oluşturuldu. 1970’li yıllarda iyice görünür hale gelen kapitalist kriz koşulları, bütün dünyada yeni bir birikim rejimi[1] olarak neoliberalizmi devreye sokarken, Türkiye’de de kendine özgü bir ekonomi politikasına ve bağlı olarak neoliberal medya oluşumuna yol verdi.

1965’te Endonezya, 1973’te Şili’de gerçekleşen kanlı askeri darbelerin bir benzeri, 1980’de Türkiye’de gerçekleştirildi (Aydınoğlu, 2008). 24 Ocak 1980 tarihinde açıklanan IMF güdümlü “ekonomik istikrar tedbirleri”, 1961 Anayasası’nın yarattığı göreli özgürleşmeye de bağlı olarak işçi sınıfının ekonomik ve siyasal alanda güçlü bir temsil şansı yakaladığı, sosyal hareketlerin yükseldiği bir dönemin sona ermesinde en önemli neden olarak gösterilir (Schick ve Tonak, 1990). Örgütlü bir toplumun bu kadar ağır önlemlere rıza göstermesi imkânsızdı, 12 Eylül 1980 sabahı emir-komuta zincirine uygun şekilde TSK yönetime el koyarak, görünüşte üç yıllık ama sonuçları itibarı ile hâlâ süren yeni bir baskıcı dönemi açmış oldu (ör. bkz. Demirel ve Sözen, 2013: 183-190).

İthal ikamesinden ihracata dayalı bir kalkınma stratejisine kayma ile birlikte çalışan sınıfların kazanılmış haklarının budanması, en azından 15-16 Haziran direnişinden bu yana grev ve işgal benzeri itirazlardan bunalmış sermaye kesimlerinin cuntacı generallere şükran duymalarını sağladı[2]. Sistemin ekonomik ve politik tıkanıklığını aşmak üzere hayata geçirilen yeni bir hegemonya projesi (Tünay, 1993), Türkiye’de “Türk-İslam sentezi” ile karakterize oldu.

Askeri rejim, 1960-70’li yılların bütün entelektüel atmosferinden beslenen “Türk-İslam sentezi”ni benimser ama esin kaynağını özellikle düşünür Seyyid Ahmed Arvasi’nin (1932-1988) eserinden alır. Arvasi’ye göre, “Hristiyan Roma, Kızıl Moskova, kinci Fransa, kurnaz İsrail, sabırlı Yunanistan, Türk-Müslüman dünyasını yıkmak ve İslamı sömürgeleştirmek için el birliği etmektedir (Bozarslan, 2015: 316).

Arvasi’ninki denli koyu bir sağ ideoloji, bütün saçmalığına ve tutarsızlığına rağmen 80’li yıllarda özellikle sistem karşıtı gruplara yönelik baskıcı siyasetin her evresinde ve genel olarak kültür politikalarında ağırlık kazandı. Bu dönemde milli eğitim müfredatından muzır neşriyata kadar pek çok sosyal alanda söz konusu siyasi gericiliğin izleri görülür. İleride daha etkin ve görünür hale gelecek olan İslamcı medya girişimleri de bu dönemde yaygınlaştı.

İdeolojik atmosferin değişimi, başka bir değişimle kol kola gitti. O zamana kadar gazete ve dergi yayıncılığında söz sahibi olan geleneksel basın grupları başka mecralarla bütünleşti. Bunun yanı sıra sahaya sektör dışından aktörler girdi ve bu oluşumlar, söz konusu hegemonya projesinin hayata geçirilmesinde hayati roller üstlendi.

Ancak altını çizmek gerekir ki eğer bir zamanlar öyle idiyse bile bu sürece medya, “devletin ideolojik aygıtı” olarak değil, iktisadi ve siyasi sistemin özsel bir bileşeni olarak taşındı. İleride göstermeye çalışacağımız gibi Türk medyası elindeki manipülasyon gücünü, sisteme dışsal bir “aygıt” olarak değil egemen blokun bir bileşeni olarak kullandı. Uygulamalara, siyasi aktörlerin, ordunun, sermayenin, basın patronlarının “bireysel” damgalarını vurmasını mümkünse de kapitalist birikim rejiminin yapısal karakterini akılda tutmak gerekir. Örneğin 1970’lerde bir basın patronunun herhangi bir kamu ihalesine girmesi söz konusu değildi. Zira kamu malları ya da kurumları 80’li 90’lı yıllardaki gibi bir ticari nesneye dönüşmemişti ve gazete sahipleri siyasi iktidarlarla yakın ilişki içinde olsalar da aralarında her zaman belirli bir mesafe olur; doğrudan ilişkiler kamuoyundan gizlenirdi.

Darbeden sonraki süreçte elbette hakim içerik üreticileri olarak rızanın sağlanması çabaları söz konusu olduğunda basın grupları aktif bir konum aldı ama bu, saf bir ideolojik manipülasyon aygıtı olmanın ötesinde yeni birikim rejiminde söz sahibi olan, siyasi iktidarla kader ortaklığı yapan bir sermaye bileşeninin özgül konumunu yansıtmaktaydı.

İthal ikamesi modelinin terk edilmesi ve ihracata yönelen makro ekonomik politika, temelde devalüasyon ve emek maliyetlerinin düşürülmesi (iç talep daraltılır, buradan sağlanan artık ihracata akar) (bkz. Yeldan, 2001: 44; Taymaz, 2003) olarak uygulamaya geçirildiğinde büyük medya grupları çalışan sınıfların karşısına başta sendika düşmanlığını içeren emek düşmanı tutumları ve manşetleriyle çıktı ve mevcut politikaları aktif şekilde destekledi.

Bütün bu süreçte sermaye kesimi lehine gerçekleştirilen radikal müdahalelerde çalışan sınıflar 1989 Bahar Eylemleri ile radikalleşti. Bu koşullar altında reel ücretler göreli olarak artsa da ekonomi, 90’ların başında krize sürüklendi. Bu tarihten itibaren sürekli ekonomik kriz koşullarında yaşayan Türkiye toplumu, bağlantılı olarak siyasi krizlerle de karşı karşıya kaldı. Varoluşunu ve bekasını darbe koşullarına borçlu olan ANAP’ın tek parti hükümetleri 90’ların başında yerini koalisyonlara bıraktı. Bütün bu dönem boyunca siyasi iktidar, bir yandan Avrupa Birliğine girişi, diğer yandan Kürt sorununu milliyetçi reflekslerle gündemleştirirken krizin faturasını çalışan sınıflara ödetti. Nihayet 2001’de Türkiye ekonomisinin % 9,4 oranında küçülmesine yol açan bir başka büyük kriz, binlerce çalışanın işsizliğe sürüklenmesine, siyasal ortamın giderek daha fazla milliyetçiliğin ve İslamcılığın hâkimiyetine girmesine yol açtı.

Bu bağlamda, 1980’li yıllardan AKP’nin iktidara taşındığı 2000’lerin başına kadar medyanın dönüşümünü ana başlıklarıyla ele alıyoruz[3]. İlk bölümde, 12 Eylül darbesinin ardından, medyaya özgül bir rol atfedilen, “yeni hegemonya projesi”nin kuruluş öyküsünü anlatmaya çalışacağız. İkinci kısımda ise medyaya daha yakından bakarak, sahiplik biçiminin köklü değişimini, özelleştirme, finansallaşma, yatay-çapraz-dikey tekelleşme, rekabet gibi konularda yeni aktörlerin stratejik ve taktik yönelimlerini ele alacağız. Üçüncü bölümde ise, 1990’lardaki teknolojik yöndeşme ile olanaklı hale gelen internet, cep telefonu gibi yeni iletişim teknolojileri ve bunların üzerinden sunulan yeni içerik ve hizmetlerin sermayenin yeni yatırım alanları olarak nasıl şekillendiklerini açıklamaya çalışacağız.

Neoliberal mimarinin kuruluşu (1980-2002)

Temel olarak yükselen sol muhalefeti ve işçi sınıfını bastırmaya yönelen 12 Eylül rejimi ve onun uzantısı olarak Turgut Özal liderliğindeki ANAP, sol örgütler, sendikalar ve siyasi partiler yanında, yayın politikası ne olursa olsun rejimi kırılganlaştırabilecek her türlü basın faaliyetini de kontrolü altına almaya çalıştı.

Sansürün kurumsallaşmasında birkaç yasama faaliyeti özel önem taşıyor. Bunlardan ilki, 1982 yılında çıkarılan yeni Basın Yasasıdır. Bu yasayla ifade özgürlüğüne getirilen en önemli sınırlamalardan biri, yargı kararı aranmaksızın yurtdışında basılan yayınların ülkeye getirilmesinin yasaklanmasıydı. Bir başkası, suç isnat edilerek belli yayınların dağıtımının engellenmesi, toplatılması ve basımda kullanılan malzemelere, alet edevata el konulmasıdır. Bu tarihlerden sonra sıkça duyacağımız, “milli güvenliğe ve genel ahlaka aykırı” davranışlardan mahkûm olma durumunda yazının yayımlandığı kuruluşun 1 aya kadar kapatılabileceği hükmü de yeni yasanın yasakçı içeriğini yansıtıyordu.

1990’ların başında Basın Yasası’nda belli iyileştirmeler yapıldıysa da esasen 1982 Anayasası ile Türk Ceza Kanunu ve diğer baskıcı yasa hükümleri sayesinde söz konusu iyileştirmelerin ifade ve iletişim özgürlüğü konusunda bir etkisi olmadı. 1991 yılında çıkarılan Terörle Mücadele Kanunu, Güneydoğu Anadolu Bölgesinde yaşanan düşük yoğunluklu savaşla ilgili her türlü ifadeyi “terör propagandası” kapsamına alarak 90’ların, Türkiye tarihinin en karanlık dönemi haline gelmesinde yasal dayanak oldu. “Terör”, Türk egemen sınıflarının esaslı yönetim motifi olurken ifade özgürlüğü özellikle Kürt bölgelerinde habercilerin doğrudan şiddet yoluyla engellenmesi, bazen bizzat katledilmesiyle baskılandı. Devletin hanesine yazılan faili meçhul cinayetler dosyası kabarırken, ülkenin batısında olayları, devletin çizdiği çerçevede ve onun izin verdiği oranda aktaran bir medyanın varlığı elzemdi.

20 Ağustos 1992, Tercüman21 Mart 1995, Takvim

Sansür amaçlı kullanılan ikinci yasal araç ise Muzır Kuruludur. Dünyanın ileri gelen liberal demokrasileri dâhil medya içeriklerinin en yoğun tartışıldığı ve denetlendiği konulardan biri, çocukların ve gençlerin zihinsel yapılarıdır. Hedefinden saptırılmaya oldukça müsait olan bu konu özellikle Türkiye gibi ülkelerde ifade özgürlüğünün sınırlandırılması için belki de en “meşru” çerçeveyi sağlamaktadır. 1980’li yılların darbe atmosferinde ifade araçları üzerindeki baskının en ilginç örneklerinden biri de bu çerçeve üzerinden uygulanmıştır. Aslen 1927 yılında çıkarılmış ancak hakiki bir toplumsal kontrol aracı haline gelmesi için 80’leri bekleyen 1117 sayılı Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kanunu, 1986 yılında ANAP hükümeti tarafından köklü biçimde “yenilendi”. Bu kanuna dayanarak pek çok yayın içeriği müstehcen sayıldı; bazılarına toplatma ya da kapatma cezaları dahi verildi (Belge, 2003; Onur, 2011)[4]. Burada söz konusu olan sadece cinsellik içeren yayınlara karşı basit bir muhafazakâr müdahale değil bütün yayıncılık alanını ve daha genel anlamda toplumu kontrol etmeye dönük kapsamlı bir girişimdi.

25 Nisan 1086, Milliyet5 Mart 1986; 31 Mayıs 1986, Milliyet

Türkiye toplumu, 1980’lerde hayata geçirilen IMF ve Dünya Bankası güdümlü politikalara hiçbir zaman tam manasıyla destek vermedi, popüler deyişle “kemer sıkmaktan” bunaldı, üzerine giydirilmek istenen elbiselerden hoşnut değildi. 30 Kasım 1990’da maden işçilerinin Zonguldak’tan başlattıkları yürüyüş, böylesi bir hoşnutsuzluğun öncü ve büyük sarsıntısı sayılabilir[5].

Madencilerin eylemlerini, belli tavizlerle savuşturan iktidar, bir başka hoşnutsuzluk dinamiğini, doğuda Kürtlerin başlattığı isyanı ideolojik ve politik olarak kullanmıştır. 80’lerin ikinci yarısından itibaren Kürt sorununa ilişkin güvenlikçi yaklaşım genel anlamda hâkim olmasına rağmen Halkın Emek Partisi adı altında örgütlenen siyasal Kürt hareketi 20 Ekim 1991 Genel Seçimlerinde 22 vekille mecliste temsil olanağı bulmuştur. Bununla birlikte, daha önce Özal’ın Kürt meselesindeki ayrıksı tavrı ve ardından Demirel’in “Kürt realitesini tanıyoruz” şeklindeki açıklaması, ordunun yaklaşımına karşı önemli bir yumuşama ve demokratik bir açılım imkânını işaret ediyordu. Ancak bildiğimiz gibi sonuç hiç de böyle olmadı:

Özal’ın ölümü, Demirel’in cumhurbaşkanlığına seçiminin ardından Tansu Çiller’in başbakan olması ile yasa dışı devlet uygulamalarının yoğunlaştığı ve bunun hükümetçe açık bir şekilde desteklendiği bir sürece geçilir. Bu açıdan 1993-1995 yıllarının Türkiye siyasetinin en kanlı dönemi olduğu düşünüldüğünde, yasal Kürt partisi olarak DEP’in[6] bu baskı ve şiddetten büyük pay alması şaşırtıcı olmasa gerek (Aydınoğlu, 2014: 86).

7 Kasım 1991, Cumhuriyet

1983 Yılında Emniyet Genel Müdürlüğü Asayiş Daire Başkanlığı bünyesinde uçak kaçırma olaylarına müdahale ve rehine kurtarma gibi operasyonlar için oluşturulan özel harekât timleri, 1988’de Terörle Mücadele ve Harekât Dairesi Başkanlığı’na alındı, 1993’te ise yeni kurulan Özel Harekât Daire Başkanlığı’na bağlandı. Söz konusu birlikler, terörle mücadele adı altında Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Kürt vatandaşlar üzerinde fiili baskı, hala aydınlatılmayan siyasi cinayetler, işkence, köy yakma ve boşaltma gibi dehşet veren operasyonlarda kullanıldı.[7]

5 Temmuz 1991’de kendilerini polis olarak tanıtan kişiler tarafından evinden alınan ve 4 gün sonra cesedi bulunan HEP Diyarbakır İl Başkanı Vedat Aydın’ın işkence ile öldürüldüğü anlaşıldığında halk cenazesine akın etti. Cenazede çıkan olaylarda 3 kişi hayatını kaybetti. İçişleri Bakanlığı ve Olağanüstü Hal Bölge Valiliği, Aydın’ı evinden alan kişilerin devlet görevlisi olmadığını açıklamıştı. Yıllar sonra Vedat Aydın’ı evden alanların içerisinde, Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele’ye (JİTEM) bağlı çalışan Binbaşı Cem Ersever’in de olduğu ortaya çıktı. Daha sonra, Güneydoğu Anadolu’da gerçekleştirilen pek çok operasyonun merkezindeki isim olduğu ortaya çıkan Ersever, iki arkadaşıyla birlikte Kasım 1993’te öldürüldü.

1992 Yılındaki Newroz kutlamalarında Kürt halkına yönelik devlet şiddeti en açık biçimde kaydedildi.Olaylar sırasında Sabah Gazetesi muhabiri İzzet Kezer devlet güçleri tarafından öldürüldü. 1992 yılında gazeteci-yazar Musa Anter, 1994’te Avukat Yusuf Ekinci, işadamı Behçet Cantürk (15 Ocak 1994), Cantürk’ün de temsilcisi olan Avukat Medet Serhat, işadamı Savaş Buldan, eski Ankara HEP İlçe Başkanı Avukat Faik Candan ve daha pek çok Kürt vatandaş peş peşe öldürüldü ama failler yargılanmadı ve cezalandırılmadı (Durukan, 1999; Bortaçina, 1999; Radikal, 9 Temmuz 2015).

Yıllar sonra devlet, o güne kadar özellikle Kürt medyasının sürekli olarak işaret ettiği ama hiçbir yerde resmi kaydı olmayan ve özel timleri, devlet adına çalışan muhbirleri, mafya liderlerini barındıran JİTEM’in varlığını kabul etti (Radikal, 9 Temmuz 2011). 2005 yılında hazırlanan iddianamede Savcı Mithat Özcan,1992-94 arasında Diyarbakır’da 8 cinayetin JİTEM tarafından gerçekleştirildiğini belirledi (Tahincioğlu, 2005). Ancak bu tek başına yeterli değildi. Devletin üst düzey yöneticilerinin de adlarının karıştığı siyasi cinayetlerle ilgili etkili soruşturma yürütülmemesi, ileride yaşanacak benzer cinayetlerin, ağır hak ihlallerinin devamını sağladı ve etkileri günümüze kadar geldi (Hür, 2015).

Nitekim,1991’de HEP Diyarbakır İl Başkanı Vedat Aydın’ın öldürülmesinde “soruşturma öylesine cılız kaldı ki, savcılık iddianame bile hazırlayamadı. Oysa Vedat Aydın cinayetinde adı geçenler, yıllar sonra Susurluk Kazası’nın ardından Türkiye’nin gündemine gelen isimlerle aynıydı.” (İşleyen, 1999).

Türkiye tarihinin en yoğun devlet şiddetine sahne olan bütün bu süreç içerisinde, Batıda salt devletin “irtica” ve “terör” algısını pekiştirmekle uğraşan hâkim yayın organlarına karşı Doğuda da özgün bir Kürt medyası oluşmaya başladı. 30 Mayıs 1992 tarihinde ilk sayısı çıkan Özgür Gündem’in muhabirleri, bölgedeki dağıtıcıları ve okurları faili meçhul cinayetlere en çok kurban veren bir gazetecilik geleneğinin taşıyıcıları oldu. 1992-94 arasında 37 çalışanı öldürülen gazete, farklı isimlerle yayınlanmaya ve 2011’de yeniden Özgür Gündem adıyla Kürt özgürlük hareketinin parçası olmaya devam etti.

https://m.bianet.org/system/uploads/1/articles/spot_image/000/129/057/original/ozgur_gundem_gundem.jpg
“30 Mayıs 1992’de İstanbul’da başlayan, 14 Nisan 1994’te kapatılan, yayın hayatı boyunca 30’u muhabir olmak üzere 76 çalışanı öldürülen Özgür Gündem gazetesi”, Bianet, 4 Nisan 2011

Güneydoğu Anadolu’da yaşanan “kirli savaş”, Türkiye’nin batısında hemen hemen hiçbir zaman gerçekte olduğu şekilde yansıtılmadı. Olayların kimi detayları ancak yıllar sonra, çok kısa süren göreli normalleşme dönemlerinde kamuoyuna yansıdı. 1990 yılında, Türkiye’nin batısında siyasi kişiliklere art arda suikastlar gerçekleştirildi. Atatürkçü Düşünce Derneği kurucularından hukukçu Prof. Dr. Muammer Aksoy (1990), ateist olmadan önce imam ve müftü olarak çalışmış, İslamiyet’e dair eleştirel kitapların yazarı Turan Dursun (1990), eski Milli İstihbarat Teşkilatı mensubu Hiram Abas (1990), Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Çetin Emeç, Atatürkçü Düşünce Derneği kurucularından, ilahiyatçı ve SHP Parti Meclisi üyesi Doç. Dr. Bahriye Üçok (1990) bu suikastlerde hayatını kaybedenler arasındadır. İslami gericilik üzerine araştırmalarıyla bilinen gazeteci Uğur Mumcu, 24 Ocak 1993 günü bombalı bir suikasta kurban gitti. Aynı yıl 2 Temmuz’da Sivas’ta çoğunluğu Alevi 35 yurttaş, Cuma namazından çıkan kalabalığın linç girişimi neticesinde yakılarak öldürüldüler. Suikastların failleri bulunamadı; katliamın sorumluları cezalandırılmadı ya da her zaman şüphe uyandıran yeni kanıtlar çıkarıldı. Kemalist laik kimlikleriyle tanınan insanların suikaste kurban gitmesi ve Alevi kimlikleriyle bilinen onlarca insanın diri diri yakılması irtica tehdidini canlı tutmayı sağladı.

22 Ekim 1999, Sabah: Ahmet Taner Kışlalı cinayetinin ertesi günü gazete, laik Kemalist aydınlara yönelik suikastların çözülememesinde Hükümeti hedef alırken Orduya arka çıkıyor

Nitekim 3 Kasım 1996’da Susurluk kazasıyla birlikte yükselen itirazlar, “sürekli aydınlık için 1 dakika karanlık” eylemleri, ordunun 28 Şubat müdahalesi için ortam hazırlamasına yaradı[8]. 28 Şubat 1997 günü toplanan Milli Güvenlik Kurulu, Refah Partisi ile Doğru Yol Partisi’nin kurduğu RefahYol koalisyonunun (28 Haziran 1996-30 Haziran 1997) altını oyacak bir metni, metnin hedefindeki siyasal İslamcılara imzalattırdı.

Ulusun, vatanın” ve “laik rejim”in hayatta kalmasını sağlayacak güçlü bir toplumsal talep yaratmak amacıyla politik sınıfın bir bölümünden, medya ve kamuoyundan oluşan hegemonik bir blokun inşasıyla ordunun manevra alanları genişletilir. Düşmanlık ve ihanet temaları etrafında yapılandırılan, medyanın bütün iletişim alanını dolduracak kadar geniş çapta yaydığı yeni bir politik sentaks ve milliyetçi ya da “laikçi” bir seferberlik, devasa gösterilerin doruğuna varıncaya kadar yükselerek, sistemde önemli bir aktör olarak ağırlık oluşturmaya yeter… Böylece ordu, kendiliğinden değil, halkın aktif talebiyle sahneye çıkmış gibi gösterilir. 2007’de Cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında Cumhuriyet Mitingleri ve benzer aksiyonlarla denenip başarısızlığa uğrayan girişimden farklı olarak 28 Şubat amacına ulaştı ve “irtica” tehlikesi sözde bertaraf edilmiş oldu! (Bozarslan, 2015: 327-328).

28 Şubat'ın gazete manşetleri
27Subat1997, Milliyet30 Nisan 1997, Sabah[9]
4 Ocak 1997 Hürriyet: Halkı “oyuna” dâhil etmenin örneklerinden biri

28 Şubat, bugün bile tam olarak çözülmemiş kimi olaylarla medya şirketlerinin oldukça hararetli anlar yaşadığı bir dönemdir. Susurluk kazasıyla birlikte devletin 70’li yıllarda yükselen sola ve işçi sınıfına karşı gizli operasyonlarında kullandığı, artık mafyalaşmış aktörlerle ilişkisi ortaya döküldü. [10]. Doğan Grubunun liberal sol kesime hitap etmek üzere 13 Ekim 1996 tarihinde çıkarmaya başladığı Radikal başta olmak üzere gazeteler ve televizyonlar olayın ayrıntılarını sunmaya başladı ve Mecliste bir araştırma komisyonu kuruldu.1 Şubat 1997’de bir vatandaş inisiyatifi olarak Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık eylemleri başlatıldı ve dönemin çok izlenen kanallarında saat 21’e yaklaşırken spikerler izleyicilerden evlerindeki lambaları açıp kapamalarını istedi.

3 Mart 1997, RadikalSürekli Aydınlık İçin 1 Dakika Karanlık eyleminden atv stüdyosundan bir kare

Devletin yasadışı faaliyetlerinin orta yere saçıldığı Susurluk Kazası, 28 Şubat müdahalesi, 80’lerin ortalarından beri yaşanan düşük yoğunluklu savaş ve nihayet, arkasında Fethullah Gülen Cemaati’nin olduğu söylenen “Telekulak skandalı”[11], hiç hız kesmeyen ekonomik kriz koşullarıyla birleştiğinde, Türkiye siyasetinin bel bağlayacağı ideolojik politik tema hep milliyetçilik oldu. Nitekim 1999’da kurulan Ecevit-Bahçeli koalisyonu, o sırada ABD’nin katkıları ile Kenya’da yakalanarak Türkiye’ye getirtilen PKK lideri Öcalan sayesinde köpüren milliyetçi dalganın üzerinde yükseldi. Bu sırada siyasi iktidarlardan ya da liderlik konumlarından çok daha yoğun şekilde kırılgan hale gelen asıl şey, Türkiye ekonomisiydi ve giderek büyüyen ekonomik kriz, siyasal krizlerle kol kola 2001’de doruğuna ulaştı. (Adaklı, 2001; 2006: 281)

Medya sahipliğinin dönüşümü (1980-2002)

12 Eylül’le birlikte hayata geçirilen neoliberal politikalar, basından medyaya geçiş sürecine ve bu sektörde sahiplik yapısının köklü şekilde değişmesine yol açtı. Devletçilik dönemi boyunca ve 2. Dünya Savaşının ithal ikamesi döneminde devletin kanatları altında büyüyen kamu iktisadi girişimlerinin (KİT) özelleştirilmesi ya da kamusal özelliğini yitirecek şekilde şirketleştirilmesi ile birlikte finansallaşma, kısa sürede bünyesine medyayı da katacak büyük sermaye gruplarının yeni döneme adaptasyonu için temel operasyonlardı. 24 Ocak Kararları’nın ardından “temel mal ve hizmet” olarak sınıflandırılan KİT ürünlerinin kapsamı daraltıldı, sübvansiyonlar kaldırıldı ve fiyatları olağanüstü ölçüde arttırıldı. Zamlardan en çok etkilenen de geleceği haber verircesine, % 300’le gazete kâğıdı oldu. 1980’li yıllarda gazete üretiminde kullanılan temel girdilere sürekli olarak zam yapılması, basının mali yapısının derin biçimde bozulmasında önemli bir faktördü (Cumhuriyet, 24 Aralık 1987).[12]

http://i.sabah.com.tr/sbh/2015/06/11/1434027143785.jpg
5 Aralık 1987, Milliyet. Kağıt zammı nedeniyle gazete fiyatlarına zam yapılması düşünülüyor19 Nisan 1988, Hürriyet. Erol Simavi’den, Başbakan Turgut Özal’a isyan mektubu

Fiilen 1984 yılında başladıysa da özelleştirme girişimleri 80’ler boyunca, büyük ölçüde devletçi/kamucu reflekslerini koruyan yüksek yargının ve ordunun müdahaleleri ile halkın büyük çoğunluğunun özelleştirmeye karşı olması yüzünden akamete uğradı (Boratav, 1991: 97-98). Asıl büyük özelleştirme ihaleleri 1990’larda gerçekleştirildi.

Yükselen yeni medya holdingleri, değerlerinin oldukça altındaki bedellerle ve çeşitli kayırma ya da teşviklerle çok değerli kamu teşekküllerinin yeni sahipleri oldu. Bunların içinde elektrik üretim ve dağıtımı ile bankacılık gibi stratejik sektörlerde bulunan kurumlar yer alıyordu. 2002 yılına kadar 169 kuruluş değişik yöntemlerle özel sektöre devredildi.

Medya sektörü ile ilişkili bazı özelleştirmeler[13]
Kuruluşun AdıDevredilen
Kamu Payı(%)
Bağlantılı Medya GrubuSatış Tarihi
Ray Sigorta49,65DOĞAN (Aydın Doğan)04.05.1992
Gaziantep Çimento99,73UZAN (Cem Uzan)16.11.1992
Trabzon Çimento100,00UZAN (Cem Uzan)16.11.1992
Ladik Çimento100,00UZAN (Cem Uzan)21.04.1993
Şanlıurfa Çimento100,00UZAN (Cem Uzan)21.04.1993
Bartın Çimento99,78UZAN (Cem Uzan)06.05.1993
Çukurova Elektrik11,25UZAN (Cem Uzan)16.02.1993
Kepez Elektrik25,39UZAN (Cem Uzan)16.02.1993
Çestaş2,29UZAN (Cem Uzan)18.05.1994
HAVAŞ60,00PARK (Turgay Ciner)17.04.1995
Van Çimento100,00UZAN (Cem Uzan)12.06.1996
Lalapaşa Çimento100,00UZAN (Cem Uzan)14.06.1996
Ergani Çimento100,00UZAN (Cem Uzan)03.04.1997
Etibank100,00BİLGİN (Dinç Bilgin)02.03.1998
HAVAŞ40,00PARK (Turgay Ciner)30.03.1998
POAŞ51.00DOĞAN (Aydın Doğan)[14]03.03.2000
Kaynak: Adaklı, 2006: 219’dan alınarak minör değişikliklerle güncellenmiştir

24 Ocak Kararlarının en önemli uygulamalarından biri, vadeli mevduat ve kredi faizlerinin serbest bırakılmasıdır (Toy, 2010). 4 Haziran 1980 tarihinde alınan kararla faiz oranları serbest bırakıldı ve karar 1 Temmuz’da yürürlüğe girdi. Bu tarihten sonra sürekli kriz dinamiği ile birlikte sürdürülecek olan finansal serbestleştirmenin ağır sonuçları oldu. Serbestleştirme politikasının ilk görünür kazası, 1982’de yaşanan “banker faciası”dır. 14 Mart 1983 tarihinde Has Holding’e ait İstanbul Bankası ile Çavuşoğlu-Kozanoğlu Grubuna bağlı Hisarbank ve Odibank’ın yönetimine el konulması ve ardından bu bankaların Ziraat Bankasına devri bu alanda yeni müdahaleleri ve/veya düzenlemeleri gündeme getirdi[15].

https://screenshots.firefoxusercontent.com/images/88bc1232-ec72-4d0d-a9f2-76386a5dc8fd.png
Güneş, 7 Haziran 1983Hürriyet, 15 Mart 1983

80’ler ve 90’lar boyunca siyasal iktidarın inişli çıkışlı finansal serbestleştirme operasyonları, ilk kazalardan daha da kötü sonuçlara gebe olan, son derece sağlıksız bir piyasaya yol verdi. Nitekim 2000’lerin başında yapılan incelemeler neticesinde görüldü ki, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) devredilen bankaların kaynakları, banka sahipleri tarafından istismar edilmiş ve bankaların zararları neredeyse kendi aktif büyüklükleri kadar artmıştır (Toy, 2010: 78). Söz konusu bankaların büyük çoğunluğu, medya holdingleri ile ilişkilidir. Bu kadar kırılgan bir ekonomide bankacılık/finans gibi bir alana hücum eden irili ufaklı sermaye grupları, herhangi bir kamu denetiminden kaçmak, rakip firmaların önüne geçmek, varlığı için elzem bir hukuki düzenlemeyi yaptırtmak için elindeki medya gücünü kullanmaktan çekinmemiştir.

23 Aralık 1999, Doğan Grubuna bağlı Posta Gazetesi, IMF politikalarına övgü düzüyor

Ancak medya gücü, çoğunluğu kamudan elde edilen finansal yapıların içini boşaltarak başka yatırım alanlarını finanse etmede kullanan sermaye gruplarını batmaktan kurtarmaya yetmemiştir.

Aşağıdaki tablo, medya şirketleri ile bankacılık ve finansın “mutsuz” evliliğini şematik düzeyde açıklıyor.

Medya sektörü ile ilişkili özel bankalar ve finans kurumları (1998-2003)
AdıGrupİlişkili bazı medya kuruluşlarıKuruluşDevirler
AdabankUZAN[16]Star TV, Star Gazetesi1985 yılında kuruldu. 27 Temmuz 2003’te Uzanlara yönelik mali operasyon çerçevesinde el konulduBirkaç kez satışa çıkarıldı ama alıcı bulunamadı. Halen BDDK’nın/TMSF’nin kontrolünde.
Bank EkspresKORKMAZ YİĞİTKanal 6, Genç TV1992’de İbrahim Betil tarafından kuruldu, ardından önce Doğuş Grubu’na (Garanti Bankası), daha sonra 20 Mart 1997’de Korkmaz Yiğit’e geçti.Türkbank skandalının ardından 23 Ekim 1998’de TMSF’ye devredildi. 30.06.2001’de Tekfen Holding’e satıldı (Toy, 2010: 73).
Bank KapitalCEYLANCTV1986’da yabancı sermaye ile Bank Indosuez olarak kuruldu. 31 Aralık 1990 tarihinde Bank Indosuez Türk A.Ş. adını alarak Türkiye’ye taşındı. 22 Mayıs 1995’te Bank Kapital Türk T.A.Ş. adıyla Ceylan Holding’e geçti; 27 Ekim 2000’de Etibank’la birlikte TMSF’ye devredildi.26 Ocak 2001’de Sümerbank’a devredildi.[17]
BayındırbankBAYINDIRBRT[18]1997’de Çaybank satın alınarak Bayındırbank’a dönüştürüldü. 9 Temmuz 2001’de TMSF’ye devredildi.Fon tarafından Birleşik Fon Bankası haline getirildi
DışbankDOĞANHürriyet, Kanal D, CNN Türk1964’te Amerikan-Türk Dış Ticaret Bankası adıyla kurulan banka, 21 Haziran 1993’te Lapis Holding’e satıldı. Ocak 1994’teki krizin ardından yönetimine el konuldu; 3 Kasım 1994’te Doğan Grubuna satıldı.4 Temmuz 2005’te Fortis Bank’a satıldı
EtibankSABAHSabah, ATV1935 yılında kuruldu, 2 Mart 1998’de Cavit Çağlar’la Dinç Bilgin satın aldı. 9 Ocak 1999’da Çağlar’ın sahibi olduğu İnterbank’a TSMF tarafından el konulunca Bilgin Ailesi, sermaye artırımı yoluyla Etibank hisselerinin tamamına sahip oldu. 27 Ekim 2000’de TMSF’ye devredildi.Bütün aktif ve pasifleriyle Bayındırbank’a geçirildi.
Garanti BankasıDOĞUŞNTV, Kanal e1946’da kuruldu. 6 Eylül 1983’te Doğuş Grubu’na katıldı. Koç grubunun bankadaki % 62’lik hissesi Doğuş’a geçerken, Sabancı Holding de daha sonra yüzde 35’lik hissesini Doğuş’a devretti. Aralık 2001’de Osmanlı Bankası ile birleşti. 2011’de İspanyol BBVA ile ortaklık kurdu.2017’de bankanın ana hissedarı Banco Bilbao VizcayaArgentaria (BBVA) oldu.
InterbankNERGİS[19]Olay TV, Olay FM1996’da Çukurova Grubu’ndan satın alındı, 7 Ocak 1999’da TMSF’ye devredildi.[20]15 Haziran 2001’de Etibank’a devredilmiştir.
İhlas FinansİHLASTGRT1994’te kuruldu.10 Şubat 2001’de TMSF’ye devredildi.
İktisat BankasıAVRUPA VE AMERİKA H.Cine51927 yılında Denizli İktisat Bankası olarak kurulan banka, 1980’de İktisat Bankası adını aldı. 1984 yılında Erol Aksoy’un denetimine geçti; 15 Mart 2001’de TMSF’ye devredildi.4 Nisan 2002 tarihli kararla tüm aktif ve pasifleri, Birleşik Fon Bankası olarak yapılandırılan Bayındırbank’a geçirildi.
İmar BankasıUZANStar TV, Star Gazetesi1928 yılında kuruldu. Doğuş Holding’ten 1980’lerin başında satın alındı. Uzanlara yönelik mali operasyon çerçevesinde bütün varlıkları ile birlikte, 4 Temmuz 2003’te el konuldu.8 Haziran 2005’te iflasına karar verildi, TMSF’nin iflas süreci devam ediyor.[21]
KörfezbankDOĞUŞNTV1987’de Doğuş Grubu tarafından Katar ortaklığıyla kuruldu. 31 Ağustos 2001’de Osmanlı Bankası ile birleştirildi.Aralık 2001’de Garanti Bankası bünyesine geçti.
MNG BankMNG[22]Kanal 81992’de Doğuş Grubu tarafından satın alınan T-Bank’ın adı Garanti Yatırım ve Ticaret Bankası olarak değişti. 1 Ekim 1997’de Mehmet Nazif Günal’a satılan banka bu kez MNG Bank adını aldı.2006’da Lübnan’lı Hariri ailesi ve Ürdün’lü Arab Bank satın aldı, bankanın adı Turkland Bank (T-Bank) oldu.[23]
Osmanlı BankasıDOĞUŞNTV Kanal eHaziran 1996’da Doğuş Grubu’na ait Garanti Bankası iştiraki olan CloverInvestments aracılığıyla satın alındı. 31 Ağustos 2001’de Doğuş Grubu bünyesindeki Körfezbank ile birleştirildi.21 Aralık 2001’de ana hissedarı olan Garanti Bankası’nın bünyesine dâhil oldu.
PamukbankÇUKUROVAShow TV1954 yılında Çukurova Grubu tarafından kuruldu. 18 Haziran 2002 tarihinde fona devredildi.12 Kasım 2004’te Halk Bankasına devredildi.
TürkbankKORKMAZ YİĞİTSatış ihalesinde mafyanın devrede olduğu anlaşılınca ihale iptal edildi. 6 Kasım 1997’de fona devredildi.9 Ağustos 2002’de tasfiyesine karar verildi.
Yapı ve Kredi BankasıÇUKUROVAShow TV9 Eylül 1944’te kuruldu; 70’lerde Çukurova ile Sabancı grupları arasındaki denetim mücadelesinden birincisi galip çıktı.18 Haziran 2002’de fona devredilen Pamukbank’la birlikte grubun borçları yapılandırılırken plana dahil edildi. 2005’te Koç Grubuna satıldı.
Kaynak : Adaklı, 2006: 213-216’dan alınarak güncellenmiştir.

Bankacılıkla medyanın “mutsuz evliliğinde” önemli momentlerden biri, Türkbank’ın işadamı Korkmaz Yiğit’e satışıdır. Lüks konut inşaatıyla ünlü işadamı Korkmaz Yiğit’in medya sektörüne ani ve beklenmedik girişi kadar çıkışı da gürültülü olmuştur. 1997 Mart’ında Doğuş Grubu’ndan Bank Ekspres’i satın alan Korkmaz Yiğit, 1998’de aniden medya sektörüne yatırım yapmaya başlamış; önce Dinç Bilgin’e ait Yeni Yüzyıl’ı, ardından Milliyet ve AD Yayıncılık’ı satın almış; Kanal 6, Kanal E, Genç TV ve Renk TV’ye ortak olmuştur. Daha sonra Yiğit’in, hükümet üyeleriyle ilişkili bir biçimde, mafyanın tehditlerine boyun eğerek Türkbank ihalesine ve medyaya girdiği açıklanacaktı. Anasol-D koalisyonunun başındaki Mesut Yılmaz’ın -yıllar önce Turgut Özal’ın Asil Nadir’le yapmaya çalıştığına benzer şekilde[24]– yeni bir medya sahipliği yaratarak politik gücünü sağlama almayı hedeflediği ve bu amaçla Korkmaz Yiğit’i teşvik ettiği iddiaları kısa zamanda hükümeti oldukça kırılgan bir hale getirmiş ve 55. hükümet düşmüştür.

***

12 Eylül 1980’den önceki dönemde basın piyasasının hâkim grupları, Simavi ve Karacan aileleriydi. 1990’larda her iki grup da “tarih” oldu; yerlerini başkaları aldı. Yeni aktörlerin asıl kazanç kapıları, Türkiye’de hiçbir zaman yeterince derin bir piyasaya kaynaklık edemeyecek kadar düşük seyreden geleneksel tiraj ve reklam gelirleri değil basın dışındaki yatırımlarıydı. Bu yatırımların güçlenmesinde, yukarıda bahsedilen neoliberal piyasa stratejilerinin esaslı uygulamaları, özelleştirme ve finansallaşma başat roller üstlendi. 1990’lardan itibaren basından medyaya evrilen büyük gruplar, risk almaksızın kamu kaynaklarını kullandılar, teşvikler aldılar, bankaları oldu, özelleştirme ihalelerinde başköşeye oturtuldular. Sermaye fraksiyonları arasındaki rekabet, 12 Eylül sonrası Türkiye’sindeki medya girişimleri söz konusu olduğunda son derece kliyentalist ilişkiler çerçevesinde ve büyük ölçüde hâkim sınıf ve yapıların belirleyiciliğinde şekillendi. 90’lı yılların yükselen medya patronları; Aydın Doğan, Cem Uzan, Dinç Bilgin, Ayhan Şahenk, Mehmet Emin Karamehmet gibi medya dışında ticaret, inşaat, otomotiv, enerji gibi yüksek kârlar vadeden ve her biri siyasi iktidarların karar ve uygulamalarıyla doğrudan ilişkili sektörlerde yatırımları olan aile şirketleriydi.

1958 yılından itibaren İstanbul’da ticarete başlamış olan Aydın Doğan’ın 1979’da, Abdi İpekçi gibi karizmatik bir editörün damgasını vurduğu[25] önemli yayın organlarından Milliyet Gazetesi’ni satın alması, basın sermayesinin evrimi açısından simgesel öneme sahip bir olaydır. Aydın Doğan, gazeteci olmayan patronların ilki olmasa da, 24 Ocak Kararları ve 12 Eylül Darbesi ile açılan yeni perdenin tipik temsilcilerinden biri oldu. Doğan’ın yeni medya mimarisindeki varlığı, 1982 Yılında Güneş Gazetesi ile sektöre benzer biçimde “dışarıdan” giren Kozanoğlu-Çavuşoğlu Grubu gibi kısa ömürlü de olmadı. Doğan Grubu’na bağlı medya kompleksi, bugün AKP Hükümeti’nin medya vizyonu çerçevesinde büyük ölçüde yıpranmış olsa da ülkenin etkili mecralarını bünyesinde barındırmaya devam etmektedir.

Aydın Doğan, 1990’ların başına kadar Milliyet Gazetesi ve birkaç dergi ile sektörde varlık gösterdi. 1991’de de sahibi olduğu medya şirketlerini sendikasızlaştırıp Kanal D ve Hürriyet’i satın almasıyla bu sektörde daha emin adımlarla ilerledi. Dışbank ve POAŞ gibi varlıkları bünyesine kattığında, artık son derece kırılgan olan Türkiye ekonomisinde orduyu üzmeksizin siyasilerle aşık atacak bir güce kavuştu. Türkiye’de medya sermayesinin dönüşümü belki de en tipik halini uluslararası piyasalarla bütünleşme sırasında gösterdi. Bu konuda Doğan Grubu Avrupa’da Alman medya şirketleriyle (AxelSpringer, Bertelsman, vd)[26] ABD’de de dünya medya devlerinden Time Warner’la kurduğu ilişkilerle hâkim bir konum elde etti.

Gazeteci aileden gelen Dinç Bilgin ise 1985’te, o güne kadar Babıali’de rastlanmayan ölçüde ileri teknoloji ürünü donanımla Sabah Gazetesi’ni basmaya başlamış ve dönemin en karakteristik medya bileşenlerinden biri olmuştur. Başlangıcından itibaren sendikayı gazeteye sokmayan Dinç Bilgin, 80’li ve 90’lı yıllar boyunca tıpkı rakibi Doğan gibi siyasetin diliyle oynayarak desteklediği aktörlerin iktidara gelmesi ya da iktidardakilerin kendi hesabına düzenlemelere gitmesi için elinden geleni yapmış ve temelde neoliberalizmin ufkunda yer alan bir tüketim toplumunun inşasına aktif olarak katılmıştır. 1990’da İkitelli’ye “Medigrup” olarak taşınan Bilgin, yüksek kapasiteli donanımları daha verimli kullanabilmek için Sabah’ın yanı sıra Bugün, Yeni Yüzyıl, Fotomaç, Sabah Yıldızı gibi gazetelerle birlikte pek çok dergi yayınlayarak ölçek ekonomisinden yararlandı. Bilgin Grubu, 1993 Eylül’ünde ATV’yle yayıncılık dünyasına girdi. Ertesi yıl, Show TV’nin sahibi Erol Aksoy’la reklam pazarlama şirketi Mepaş’ı kurdu ve bu şirket üzerinden Yeni Yüzyıl Gazetesi’ni yayınlamaya başladı.

2 Mart 1998 tarihinde Dinç Bilgin, o dönemde Bursa milletvekili olan işadamı Cavit Çağlar’a ait Nergis Holding’le Medya-İpek Holding’i kurdu ve Etibank ihalesine girerek bankayı 155 milyon 500 bin dolar karşılığında blok olarak satın aldı. Etibank’ın 27 Ekim 2000’de TMSF’ye devredilmesi ve ardından bankanın içini boşalttığı gerekçesiyle Dinç Bilgin’in cezaevine girmesi sektördeki sermaye bileşiminin değişimine de yol verdi[27].

Sektörde en hızlı ilerleyenlerden biri de Uzan Ailesi oldu. Medyadaki ilk girişimleri 1960’lı yıllara kadar geri gitse de (Adaklı, 2006: 180) Uzan Grubu, asıl çıkışını 90’lı yıllarda fiilen başlattığı özel televizyon yayıncılığıyla yaptı. 7 Mayıs 1990 tarihinde Uzan ve Özal ailelerinin ortak girişimi olarak Almanya üzerinden Star1 adlı kanalla fiilen başlatılan özel radyo ve televizyon yayıncılığı, medyadaki sahiplik ilişkilerinin değişiminde önemli bir momenttir. Bugün hala varlığını sürdüren belli başlı radyo ve televizyonlar 90’lı yılların başında, henüz yasal çerçevesi çizilmemişken birer birer Star1’i takip ettiler.

Uzan Grubu’nun 27 Ocak 1992 tarihinde yayınına başladığı Teleon, Türkiye’nin ikinci özel kanalı oldu. Bankacılıktan medya sektörüne geçiş yapan, 80’lerde bankacılık sektörünün “parlayan yıldızı” kabul edilen Erol Aksoy (% 50), o dönem hala Simavi Ailesinde olan Hürriyet (% 20) ve Dinç Bilgin’in (% 20) ortaklaşa kurdukları Show TV 1 Mart 1992’de düzenli yayına başladı. (Adaklı, 2001). Aynı yıl içerisinde Kayserili işadamı Kadir Has’ın kardeşi Kemal Has tarafından kurulan HBB (Has Bilgi Birikim) (9 Ekim 1992) ve Uzanlarla 1990 sonlarında baş gösteren anlaşmazlık sonucunda, Star’la bağlantısı kopan Ahmet Özal Kanal 6’yı yayına soktu[28]. Türkiye’nin ilk şifreli kanalı Cine 5, 1993 yılında yayına başladı. 22 Nisan 1993’te ise Türkiye Gazetesi’nin sahibi Enver Ören (İhlas Grubu) TGRT’yle sektöre girdi. 1993 yılında Aydın Doğan ve Ayhan Şahenk’in ortaklığında kurulan Kanal D, Dinç Bilgin’in ATV’si ve Fethullah Gülen Cemaati’nin Samanyolu Televizyonu (STV) yayın hayatına başladı.

Karamehmet ailesinin medya macerası da, tıpkı diğerleri gibi, Türkiye’de sermayenin el değiştirmesi, kamudan sermayeye kaynak aktarımı konularında başlı başına örnek olay yapılacak kadar tipiktir. Aile şirketi olarak geçmişi Osmanlı dönemine kadar giden Karamehmet ailesinin 90’larda geleneksel medyadaki yatırımlarından daha önemli girişimleri telekomünikasyon ve dijital yayıncılık alanında, yani üretimden çok dağıtım alanında oldu. 1993’te Turkcell’le Telekom alanında büyük bir atılım yapan grup, Türkiye’nin ilk sayısal platformu olan Digiturk’ü 1999 Mart’ında Doğan Grubu ile ortak kurdu ama Doğan Grubu daha sonra ortaklıktan çekildi (Cumhuriyet, 17 ve 22 Nisan 2000). Giderek artan kanallarla büyüyen platform, çok uzun süre Türkiye’de neredeyse tekel statüsünde kaldı. 1999’da Show TV’yi Erol Aksoy’dan alan Karamehmet için 2000’li yıllar, grup bünyesindeki Pamukbank’a el konmasıyla birlikte AKP Hükümeti ile yapacağı pazarlıklar üzerinden şekillenecektir.

90’lar boyunca birer birer yayıncılık piyasasına ve daha önemlisi, halkın gündelik yaşamına dâhil olan özel kanalların yarattığı fiili durum, 1993’te Anayasal engelin ortadan kaldırılmasıyla ve 13 Nisan 1994 tarihinde kabul edilen 3984 sayılı Radyo ve Televizyon Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun’la yasal çerçeveye kavuştu. 3984 Sayılı yasa ile alanın denetimi, sözde bağımsız Radyo Televizyon Üst Kurulu’na bırakıldı. 1997’de öncelikle yerel frekansların dağıtılacağı ihale, Başbakanlığın uyarısı üzerine iptal edildi. İhaleye katılacak yayıncı kuruluşlardan “ulusal güvenlik belgesi” isteneceği belirtildi. Bu kararın gerisinde, ihaleye özellikle Kürt bölgelerinden katılacak yerel yayıncıların rejim açısından bir tehdit olarak görülmesi yatmıştır. 2001’de yerel yerine ulusal frekanslar için açılacak olan ihale de Doğan Grubu’nun, frekans kullanım hakkı kazanacak yayıncı sayısının 11 ile sınırlandırılmasına karşı açtığı dava yüzünden iptal edildi. 2013’teki ihale, şartnamede ihaleye katılacak olan tematik kanalların sınırlandırılması nedeniyle esasen çocuklar için çizgi film yayınlayan ve Fethullah Gülen cemaatine bağlı Yumurcak TV’nin oyun dışı kalması nedeniyle iptal edildi.

Bütün ihale süreçlerinde, 1990’ların başında kamusal frekansları birer birer gasp eden sermaye gruplarının, alanın başka oyunculara da açılmasından duyduğu rahatsızlığın ötesinde, Türkiye siyasetinin her dönemde tepesine çöken askeri ya da sivil vesayet kurumları belirleyici olmaktadır. Bu bakımdan, radyo-televizyon yayıncılığı için uygun karasal ve ardından sayısal karasal frekansların tahsisi için bugüne kadar açılan 3 ihalenin de akamete uğraması tek başına Türk siyasi tarihinin önemli bir bölümü olarak yazılabilir.[29]

1990’ların başında, yıllar boyu halkın ödediğinden bihaber olduğu elektrik paylarıyla finanse edilip halka karşı sorumlu olmayan ama devlet tekelinin avantajlarını sorumsuzca kullanan TRT, yine devletin tepesinde bulunanların hilesiyle yayına başlayan Star 1 karşısında izleyici ve reklam kaybına uğradı, belki daha da önemlisi, yetişmiş elemanlarını bu kanala kaptırdı. Magic Box’ın Yönetim Kurulu Başkanı koltuğuna TRT’nin eski genel müdürlerinden Tunca Toskay oturdu ve kurumun deneyimli kadrolarından Adem Gürses, Gülgün Feyman, Ekrem Çatay, Mehmet Turan Akköprülü’yü ekibine aldı. TRT’nin bundan sonraki öyküsü, bütün devlet tasallutuna karşın çok önemli bir geleneğin taşıyıcısı olan görsel-işitsel havuzu ve bunları gerçekleştiren değerli personelin etkisizleştirilmesinin ve giderek kötü bir piyasa aktörlüğüne “yükselişin” öyküsüdür (Sümer ve Adaklı, 2010).

Kriz koşullarını sürekli tetikleyen gelişme stratejilerinin sunduğu avantajlardan yararlanmaya çalışan medya grupları, hem güçlenmek/büyümek hem de ağır zafiyet durumlarından kurtulmak için siyasi iktidarla iyi geçinmek zorundadır. Kuzey Irak’ta petrol dağıtım şirketi kuran bir şirketin (Genel Enerji) Kürt meselesinde kendi görüşünün olması ya da bunu siyasi iktidara karşı savunması imkânsızdır. Keza, TMSF’ye (kamuya) milyarlarca dolar borcu varken bu yükü hafifletmenin yolu örneğin elindeki medya varlıklarının bir kısmını iktidar partisine yakın işadamlarına teslim etmek olabilir (Mehmet Emin Karamehmet Ethem Sancak)

Neoliberal birikim stratejisinin avantajlarından yararlanarak büyüyen, bu sırada önlerine çıkan yasal, siyasi ya da ticari rakiplerinden kaynaklanan engelleri aşmak üzere gerek fiili süreçlerde gerekse sahip oldukları yayın içerikleri üzerinden toplumu şekillendirmeye çalışan medya gruplarının bir kısmı, 2001 krizini büyük kayıp yaşamadan atlatmayı başardı. AKP iktidarıyla kartları yeniden karmaya çalışan medya patronları şunlardı: Aydın Doğan, Ayhan Şahenk, Mehmet Emin Karamehmet, Turgay Ciner. Bu patronların öyküleri, bir sonraki bölümde AKP iktidarı döneminin son derece özgün medya mimarisi çerçevesinde ayrıntılı olarak işlenecek.

Neoliberal mimarinin teknik altyapısı; telekomünikasyon ve internet cephesi

Buraya kadar anlatılanlar, 1980’li yıllardaki kırılmanın daha ziyade politik ve kısmen ekonomik verilerini içeriyordu. Bu bölümde, söz konusu verilerle örmeye çalıştığımız dönüşüm hikâyesinin nirengi noktalarından biri olan, medyadaki altyapı unsurlarına, Türkiye’de Telekom ve internet sektörlerinin gelişimine bakacağız. Burada, iletişim alanında devlet tekelini ortadan kaldıran, ifade alanlarını daraltan, medyayı temelde bir sermaye bileşenine dönüştüren, gözetim ve denetimi normalleştirip, çalışanların yaşamları üzerindeki karar alma hakkını neredeyse tamamen ellerinden alan, içerik üretimini tamamen piyasa yönelimli hale getiren fiili ve yasal müdahalelerin bir tesadüf eseri olmadığını göstermeyi umuyoruz…

1980-2000 Arası Telekomünikasyon Alanının Genel Görünümü

Türkiye’de 1980’lerden 2000’lerin başına kadar telekomünikasyona ilişkin en önemli tartışmalar, alanın özelleştirilmesine yönelik girişimler, altyapının sayısallaştırılması, telekomünikasyon altyapısı üzerinden sunulan hizmetlerin çeşitlenmesi ve telekomünikasyon hizmetlerini sunmakla yükümlü olan Posta ve Telgraf Teşkilatı (PTT) Genel Müdürlüğü’ne kitle iletişimle ilgili görevlerin verilmesi olarak sıralanabilir. Bu değişimlerin belirleyenleri ise neo-liberal politikalar kapsamında uygulamaya konan serbestleştirme ve özelleştirme politikaları ve teknolojik gelişmeler olmuştur. Türkiye’nin ekonomik gelişme hedefleri ve güvenlik endişesi de bu dönemde belirleyici olan diğer faktörlerdir. Telekomünikasyon hizmetlerinin ve iletişim ağlarının en önemli müşterilerinden olan çok uluslu şirketler, Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Uluslararası Telekomünikasyon Birliği (ITU) de dünyada ve Türkiye’de telekomünikasyon altyapısının serbestleştirilmesinin ve/veya özelleştirilmesinin uluslararası aktörleri olmuştur. Bir kamu hizmeti olarak sunulan ve PTT Genel Müdürlüğü bünyesinde olan telekomünikasyon altyapısı tam da bu niteliğinden dolayı 1980’lerin sonuna kadar Devlet Planlama Teşkilatı, Ulaştırma Bakanlığı, alanla ilişkili kamu kuruluşları, ordu ve ulusal telekomünikasyon sanayisi gibi aktörlerin belirleyici olduğu bir politika oluşturma süreci çerçevesinde yönetilmiştir (Başaran, 2010: 236-237). Ekonomik yeniden yapılanma politikaları, 1980’de yaşanan askeri darbe ve ülkenin Güneydoğusunda “kamu düzenini sürdürme” amacı bu dönemdeki telekomünikasyon politikalarını etkilemiş; NATO’nun önceliklerini dikkate alan bir yaklaşım çerçevesinde altyapının sayısallaştırılması planı devreye sokulmuştur. Sabit telefon penetrasyonunun önemsenmesi ve telefon abone sayısının hızla artması, kablo ve telsiz teknolojisiyle telekomünikasyon ağının genişlemesi, uydu teknolojisiyle devlet televizyonu yayının yaygınlaştırılması gibi gelişmeler bu dönemde uygulanan geleneksel telekomünikasyon politikasının belli başlı sonuçları olmuştur (Geray, 2016a: 30-31).

1980 darbesinden sonra göreve gelen Bülent Ulusu hükümetinin hazırlayıp devletin ilgili birimlerine dağıttığı 1983-1993 Haberleşme Ana Planı’nda sayısal iletişime verilen önem, kitle iletişimiyle ilgili bazı hizmetlerin bu kapsamda değerlendirilmesi PTT Genel Müdürlüğü’nün kitle iletişim ile ilgili işlevler yüklenmesini de beraberinde getirmiştir. Bu belgeyle başlayan böylesi bir yönelim (Geray, 1994: 173) ilk olarak 12 Ocak 1989 tarihli ve 3517 sayılı yasayla gerçeklik kazanmıştır. Yasayla o güne kadar Türkiye Radyo Televizyon Kurumu’nun (TRT) elinde bulunan radyo ve televizyon vericileri ve kurumun 1.354 kişilik personeli PTT Genel Müdürlüğü’ne devredilmiştir[30] (Yıldız, 2003: 31).

Telekomünikasyon ile radyo-televizyon yayıncılığı bağlantısının belirginleştiği bir diğer gelişme de Türkiye’de Kablo TV yayıncılığının başlamasıdır. Uydu teknolojisi 1980’lerin ortasında çanak antenler aracılığıyla TRT dışında yayınların izlenebilmesini sağlamıştır (Pekman, 1996: 1025). Bu bir taraftan televizyon yayıncılığında TRT tekelinin kırılacağı ve ticarileşmenin başlayacağı bir sürecin ilk işaretleri olurken diğer taraftan da belediyeler gibi bazı kurumların uydu yayıncılığına yönelik girişimlerde bulunmasına uygun teknolojik ortamı sağlamıştır. Kablo TV yayıncılığı böylesi bir ortam içinde başlamış, PTT uydudan yayınları izletebilmek için Kablo TV çalışmalarını başlatmıştır (Yıldız, 2003: 31). Bu konuda ilk adım 1988’de atılmış, dönemin PTT Genel Müdürlüğü bu amaçla fiber optik kablo projesi geliştirildiğini açıklamıştır. Aralık 1988’de pilot bölge seçilen Ankara’nın Çankaya ilçesinde deneme amaçlı ilk Kablo TV yayınları başlamış; kısa süre içinde Bahçelievler ilçesini de kapsayacak şekilde genişletilmiştir. Daha sonra PTT Genel Müdürlüğü Kablo TV yayıncılığı için TRT ile anlaşmış ve yayınları Türkiye genelinde yaygınlaştırmak için 1990 yılında bir ihale açılmıştır. Bu çalışmalar sonrasında da Kablo TV yayınları 10 ili kapsayacak biçimde gelişmiştir (Özçağlayan, 2000: 44-45).

1990’lı yıllar, telekomünikasyon altyapısını özelleştirme girişimlerinin başladığı yıllar olmuştur. Telekomünikasyon alanında altyapıdan önce ilk olarak telekomünikasyon uç araçları pazarının serbestleştirilmesi gerçekleştirilmiştir. 1988’de PTT Genel Müdürlüğü telefon makineleri alanını serbestleştirdiğini açıklamış; TELETAŞ ve NETAŞ şirketlerinin özelleştirilmesiyle de Türkiye’de telekomünikasyon alanında ilk özelleştirmeler hayata geçirilmişti.1993’te ise altyapının özelleştirilmesine ilişkin adım atılmış; PTT’nin telekom bölümü ayrılıp şirketleştirilmiştir. Aslında bu konuda ilk girişimler 1983’de başlamıştır ve süreçte belirleyici olan aktörler de diğer gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de Dünya Bankası ve IMF olmuştur. Bu kurumlar tarafından bütçe açıklarını dengelemek amacıyla özelleştirme uygulamalarının önerilmesi ülke içinde destek bulmamış ve 1993’e kadar herhangi bir girişim sonuca ulaşmamıştır. 1992’de Dünya Bankası’nın hazırladığı ve “telekomünikasyonda tekelin kaldırılmasını, posta ve telgraf hizmetlerinin telekomünikasyondan ayrılmasını, telekomünikasyon operatörünün şirketleştirilmesini, bağımsız düzenleyici bir kurumun kurulmasını, katma değerli hizmetlerin serbestleştirilmesini, insan kaynağının geliştirilmesini ve kamu yönetiminde enformatikleşmeyi” öneren bir Türkiye raporu çerçevesinde de telekomünikasyonun özelleştirilmesi girişimleri tekrar gündeme gelmiştir. 1993’te posta ve telgraf kurulum ve işletmesinin T.C. Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü, telekomünikasyon hizmetlerinin ise Türk Telekomünikasyon AŞ tarafından verilmeye başlanmasıyla şirketleşme ve telekomünikasyon ve posta hizmetlerinin ayrıştırılması tamamlanmıştır. İlerleyen zamanda çeşitli defalar Türk Telekom’un özelleştirilmesi, hisselerinin satışı için girişimlerde bulunulmuş ama özelleştirmenin yasal çerçevesini oluşturacak düzenlemeler ya Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiş ya da hisse satışına yetersiz teklif alınması, önerilen bedellerin yeteri kadar yüksek olmaması nedeniyle özelleştirme süreci tamamlanmamıştır (Geray, 2016a: 32-34; Geray, 2016b: 207-208; Başaran, 2010: 246).

Telekomünikasyon altyapısının özelleştirme planına dâhil edilmesi, gerek kablolu yayıncılığın gerekse de Çukurova Grubu’na ait Turkcell ve Uzanların kurduğu Telsim gibi cep telefonu şirketlerinin medya şirketleriyle bütünleşik olarak büyümesi için uygun ortamı sağlamıştır. Türkiye’nin ilk GSM operatörü olarak 1994 Şubat’ında hizmete başlayan Turkcell kısa zamanda Çukurova Grubunun en kârlı kuruluşlarından biri haline gelmiştir. Hemen ardından rakibi Telsim 1994 yılının Şubat ayında GSM iznini alarak Mayıs’ta hizmet sunmaya başlamıştır. 2001 krizinin ardından Pamukbank’a el konulmasıyla birlikte Turkcell’de Çukurova’nın hâkimiyeti zayıflamış ve giderek de -hala çatışmalı bir alan olarak kısmi varlığını sürdürse de- Karamehmet çoğunluk hisselerini kaybetmiştir. Telsim’e ise TMSF 13 Şubat 2004 tarihinde borçlarından dolayı el konulmuştur.

Telekomünikasyon altyapısı üzerinden verilen katma değerli hizmetler arasında olan cep telefonuna ek olarak Türkiye’de bu dönemde internet de bir diğer katma değerli hizmet olarak sunulmaya başlamıştır. 1970’lerden sonra ortaya çıkan sayısallaşma ve bilgisayar teknolojisindeki gelişmelerin sonucu olan bu hizmetler yaygınlaşmalarından sonra hem iletişim alanının teknolojik değişiminin somutlaştığı alanlar olmuş hem de medya endüstrisindeki sektörel yeniden yapılanmaların önemli bileşenleri olarak karşımıza çıkmıştır. Sayısallaşma ve bilgisayar teknolojisindeki gelişmelerle iletişim teknolojilerinin hem yetenekleri ve kapasiteleri artmış hem de kitle iletişimi ile noktadan noktaya iletişim arasındaki ayrımlar aşınarak veri iletimi, kitle iletişim ve noktadan noktaya iletişim gibi farklı iletişim biçimleri aynı platform üzerinde birleşmiştir. Teknolojik yöndeşme olarak adlandırılan bu değişim yeni iletişim teknolojilerinin doğuşunu sağlamıştır. Ayrıca daha önceleri noktadan noktaya iletişim ile sınırlı olan telekomünikasyon ağı üzerinden verilen hizmetlerin çeşitlenmiş ve telekomünikasyon altyapısı da bir yeni iletişim teknolojisi olmuştur (Aydoğan, 2016: 273-274; Geray, 1994: 225).

Teknolojik yöndeşme 1990’lardan itibaren iletişim alanında yaşanan değişimleri açıklamak, serbestleştirme ve ticarileştirme yönlü girişimleri meşrulaştırmak için en çok kullanılan kavramdır. Teknolojik yöndeşmenin olanaklı kıldığı yeni çokluortam içerik ve hizmetlerinin, sayısal iletişimin ekonomik kazanım ve istihdam yaratması beklenmiş; bu beklentinin gerçekleşmesinin de iletişim alanının sermayenin serbest dolaşımına açık bir pazar olarak biçimlendirilmesine bağlı olduğu iddia edilmiştir (Winseck, 2008; Mansell ve Javary, 2004). Küresel enformasyon altyapısı tartışmaları kapsamında iletişim ve ağ politikalarındaki sermaye yanlısı bu bakış açısı Türkiye’de de karşılığını bulmuştur. Aşağıdaki bölümde hem böylesi bir dönüşümü göstermesi hem de 1990’lardan günümüze medya endüstrisindeki ticarileşmenin, dönüşümün önemli bileşenlerinden bir tanesi olması nedeniyle internetin Türkiye’ye girişi ve medya endüstrisinin alana yatırımları aktarılmıştır.

Türkiye’ye internetin girişi ve internet pazarının gelişimi

Küresel bilgisayar ağlarını birbirine bağlayan ağ olarak internetin Türkiye’deki tarihi geniş alan bilgisayar ağlarına kadar uzanmaktadır. 1986’da kurulan Türkiye Üniversiteler ve Araştırma Kurumları Ağı (TÜVAKA) sadece üniversiteler ve araştırma kurumları tarafından kullanılıp finanse edilmiştir. TÜVAKA teknolojik gelişmeler karşısında yetersiz kalmaya başlayınca yeni bir altyapının kurulması çalışmaları başlatılmıştır. Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) ve Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) ortaklığındaki bir proje kapmasında 1992’de Türkiye’nin internet bağlantısı sağlanmış; uluslararası internet bağlantısının gerçekleştirilmesi ise 1993’te olmuştur (Başaran, 2010: 176-177). Bu yeni omurganın yönetilmesi için aynı yıl ODTÜ ve TÜBİTAK tarafından TR-NET adıyla bir organizasyon kurulmuştur. Türkiye’de interneti toplumun tüm kesimlerinin kullanabilmesini amaçlayan organizasyonun resmi olmayan bir statüsü olmuş; TR-NET’in teknik altyapısı için gerekli olan hat kirası, yönlendirici, modem, terminal gibi araçların ücretleri ODTÜ ve TÜBİTAK tarafından karşılanmıştır. TR-NET omurgasının ODTÜ-Washington arasındaki yurt dışı PTT hattının kirası da yine TÜBİTAK tarafından ödenmiştir (TR-Net Ağ Bilgi Grubu, 1995: 1-2). Her ne kadar TR-NET döneminde ticari İSS’ler faaliyet göstermişse de sayıları çok az olmuştur. TR-NET döneminde internet esas olarak akademi egemenliğinde olmuş ancak bu egemenliğin tartışılması ve bir sonraki dönemin ticari ve yönetsel aktörlerinin belirmeye başlaması da yine bu dönemde gerçekleşmiştir (Başaran, 2010: 178).

TR-NET internet talebini karşılamakta yetersiz kalınca Türkiye’nin ilk ticari omurgası olan TURNET omurgası için girişimler başlatılmıştır. Omurganın kurulması için TR-NET ekibi tarafından Türk Telekom’a (TT) teknik, örgütsel ve maddi düzeyde öneriler içeren bir rapor sunulmuştur. Raporda Ankara, İstanbul ve İzmir merkezli yeni bir altyapı kurulması ve örgütsel düzeyde de internet servis sağlayıcıların (İSS) kurumsal ve bireysel son kullanıcıya hizmet satmaları tavsiye edilmiştir. Rapor, TURNET’in kurulması için devletin kaynak sağlaması ve TURNET kendisini finanse edinceye kadar da devletin maddi desteğini devam ettirmesi önerisini de içermiştir. TR-NET ekibinin önerdiği bu plan TT tarafından sahiplenilmiş ve TT, omurgayı bizzat kurma kararı almıştır. Gereken finansman için de gelir paylaşımına dayanan bir model ile Eylül 1995’te bir ihale açmıştır. İhaleyi SATKO, Sprint ve ODTÜ’nün oluşturduğu konsorsiyum kazanmış ve Mart 1996’da da sözleşme imzalanmıştır. Yedi yıl süreli imzalanan sözleşmede altyapı için gereken malzeme yatırımlarının konsorsiyum tarafından yapılması, TURNET omurgasından kazanılacak gelirin %70’nin TT’ye bırakılması ve bu payın her sene kurum lehine yükseltilmesi şartları yer almıştır. Konsorsiyum 1996 baharında sorunlar yaşamaya başlamış ve ilk olarak ODTÜ, 1997 ortalarında da SATKO konsorsiyumdan ayrılmıştır. Sprint daha sonra Alman ve Fransız ulusal telekomünikasyon kuruluşları ile birleşerek Global-One isimli yeni bir grup oluşturmuştur. TURNET omurgası Ekim 1996’da çalışmaya başlamış ve son kullanıcılar ya İSS’ler aracılığıyla ya da doğrudan TT aracılığıyla internet erişim hizmeti alabilmiştir. İSS’ler ise kendi kurdukları düğüm noktaları ve TT’nin kiralık hatları ile TURNET omurgasına bağlanabilmiştir. Bu dönemde TT hem omurga işletici hem de İSS olarak internet pazarında önemli bir aktör olmaya devam etmiştir (Wolcott, 1999: 19-21; Başaran, 2010: 274-275). Bu dönemin bir diğer özelliği de ticari İSS’lerin hizmet vermeleriyle Türkiye’de dinamik bir İSS pazarının oluşması ve ticarileşmenin başlamasıdır (Wolcott ve Çağıltay, 2001: 138).

Zaman içinde TURNET omurgasında yükseltmeler yapıldıysa da teknolojik olarak yeterli gelmemiş ve yeni bir omurganın kurulması için girişimler 1998’de başlamıştır. Böylesi bir kararda Global-One’ın ticari beklentilerini karşılayamadığını belirterek TT ile ortaklıktan ayrılması da etkili olmuştur (Güngör ve Evren, 2002: 53-54; Başaran, 2010: 281). 1998 başında TT-NET adıyla kurulacak yeni omurga için TT ihaleye çıkmış ve omurganın 1998 Ağustos veya Eylül’de kullanıma açılacağı açıklanmıştır. Yeni omurganın hayata geçirilmesi planlanan tarihte olmamış; ihaleyi kazanan Alcatel firması ile TT arasında imzalanan sözleşme çerçevesinde TT-NET omurgası ancak 1999 yılı başında hayata geçirilebilmiştir (Ayaz, 2000: 27). Omurganın kullanılmaya başlamasında sonra Türkiye’deki internet pazarı erişim ve içerik yatırımları düzeyinde daha da gelişmiş; internet pazarındaki aktörler arası çatışmalar da bu dönemde artmıştır. TT-NET’in kapasitesinin yeteri kadar arttırılmadığı, yanlış yönetilmesi, TT’nin bir İSS ve omurga işletici olarak internetin hem perakende hem de toptan pazarında faaliyet göstermesi, uygulanan fiyat politikası, TT’nin haksız rekabet yaptığı ve pazardaki hakim konumunu kötüye kullandığı iddiaları gibi konular anlaşmazlıkların temel başlıkları olmuştur. Bu dönemin bir diğer özelliği de internet erişiminde genişbant erişim teknolojisi olan ADSL ve ISDN BA teknolojilerinin deneme amaçlı da olsa kullanılmaya başlaması ve Kablo TV şebekesi üzerinden de internet erişiminin sunulmasıdır (Güngör ve Evren, 2002: 61-62; 68-72).

Türkiye’de internet erişimine ve içeriğine yatırım yapan ticari oyuncular Doğuş Grubu, Çukurova Grubu, Doğan Grubu, Sabancı Grubu, Koç Grubu, İhlas Holding, İş Bankası, Rumeli Holding ve Zorlu Grubu gibi büyük medya, finans ve sanayi grupları olmuştur. Bu yatırımların temel motivasyonu da teknolojik yöndeşmenin yaratması beklenen ekonomik kazanım ve geleneksel medya ile karşılaştırıldığında pazara giriş maliyetinin görece düşük olması avantajından yararlanarak yeni iletişim teknolojileri aracılığıyla medya endüstrisine girebilmek olmuştur (Aydoğan, 2016: 280-281).

Medya gruplarının internet pazarındaki konumlanmalarına baktığımızda ilk yatırımların TURNET omurgasının kurulmasından hemen önce başladığı görülmektedir. Çukurova Grubu 1995’te Superonline Uluslararası Elektronik Bilgilendirme ve Haberleşme Hizmetleri A.Ş.’yi kurarak internet erişim pazarına girmiş; Aralık 1996’da Superonline’ın web sitesini açmıştır. Superonline’ın kuruluşu için yapılan yatırımın miktarı 150 milyon dolar olarak açıklanmıştır. Grubun internet içeriği yatırımları ise haber, oyun, müzik, alışveriş gibi ilgi alanlarına yönelik portallarla başlatılmıştır. Bu çerçevede 1997’de Nethaber.com, Nisan 1998’de Superonline Shopping, Nisan 1999’da müzik portalı ve bir oyun sitesi olan geygir.com açılmıştır. Uzan Grubu’nun internet yatırımları ise 1998’de başlamıştır. İlk olarak Rumeli-Net kurularak internet erişim pazarına girilmiştir. Rumeli-Net’in internet içeriği yatırımları ise diğer medya şirketlerinde de olduğu gibi ilk olarak grup şirketleri tarafından üretilen içeriğin internete taşınması ile gerçekleşmiştir. Gruba ait olan Star televizyonu ve Star gazetesi internete aktarılmış; 2001’de de içerik üretimi alanında faaliyet gösteren Netbul’u satın almıştır. Doğuş Grubu’nun internet erişimi alanındaki yatırımı Eylül 1999’da kurulan İxir Holding A.Ş. olmuştur. İxir, ilk olarak bireysel internet erişimi pazarında hizmet vermeye başlamış; Mayıs 2000’den itibaren de chivi.com, chilek.com, nakhita.com. champiyon.com, sosyetix.com, yepnew.com, basamax.com, zakki.com ve ntvmsnbc.com gibi portallarla haber, eğlence, müzik, sohbet, alışveriş, oyun ve magazin konularında internet içerik yatırımları yapılmıştır. İhlas Grubu’nun internet erişim pazarına girişi 1996’da kurulan İhlas Net A.Ş. ile olmuş; içerik yatırımı için de grup 1998’de NetGazete adıyla bir site kurmayı tercih etmiştir. İnternet pazarına hem İSS hem de içerik sağlayıcı olarak giren bir diğer grup ise Doğan Grubu’dur. Doğan Grubu’nun internet yatırımlarını bünyesinde topladığı, “Doğan İletişim Elektronik Servis Hizmetleri A.Ş.”nin kuruluş çalışmaları 1999 yılı sonlarında başlamıştır. Şirketin kuruluşu Mayıs 2000’de tamamlanmış; E-Kolay markası altında ilk erişim paketi piyasa sürülerek şirketin portalı da açılmıştır. Doğan Grubu’nun internet pazarındaki içerik yatırımları da ağırlıklı olarak grup bünyesindeki yayınların internete aktarılmasıyla olmuştur. Bu çerçevede hurriyetim.com ve milliyet.com kurulmuş; kadın, elektronik ticaret ve eğlence içerikli başka portallar da açılmıştır. Dinç Bilgin’in iletişim alanındaki çatı kuruluşu Medya Holding ise internet alanına 1999’un ikinci yarısında Turkport ile girmiştir. Şirketin içerik alanındaki yatırımları ilk olarak, Medya Holding’in geleneksel medya alanındaki yatırımlarının sağladığı içerik için bir taşıyıcılık yapma görevi şeklinde biçimlendirilmiştir. Bu doğrultuda Medya Holding’e ait olan Sabah Online, Bir Numara Hearst Online ve ZDNet, Turkport bünyesinde çalışmalarını sürdürmüştür. Turkport portalında ayrıca şehir rehberlerine de yer vermiştir. Şirket bunu yaparken, o şehirlerde yaşayan öğrencilerin sağladığı içeriğe karşılık ücretsiz internet bağlantısı sunmuştur (Aydoğan, 2016: 284-289).

Türkiye’de sadece internet içeriği alanına yatırım yapan medya kuruluşları ise Cumhuriyet gazetesi ile Anadolu Ajansı ve ANKA haber ajansları olmuştur. Cumhuriyet’in internete aktarılması 7 Mayıs 1998’de olmuştur. Ağ ortamındaki Cumhuriyet’in ayırt edici özelliği ise basılı gazetenin tüm ekleri ve sayfaları ile olduğu gibi internete aktarılmasıdır. Ayrıca gazetenin verdiği kitaplar ve dergi ekleri de ağa aktarılmıştır. Anadolu Ajansı ise web sitesi üzerinden günlük haberlere, fotoğraflara ve İngilizce, Fransızca ve Almanca haberlere belli bir ücret karşılığı ulaşılabilmesine olanak vererek internet içeriğine yatırım yapmıştır. ANKA’nın web sitesi ise 2001’de kurulmuştur. Sitede haberlerin tanıtım yazıları yer almış tamamı ise ücretli abonelik çerçevesinde bireysel ve kurumsal abonelere sunulmuştur (Aydoğan, 2016: 290-291).

2000’lerin başına gelindiğinde Türkiye’de internet pazarında yaşanan gelişmeler medya gruplarının internet yatırımlarını yeniden şekillendirmesine neden olmuştur. 2001 yılında yaşanan ekonomik kriz ve bilgisayar donanımının ve internet bağlantısının pahalı olması internet kullanımının yaygınlaşamamasının en önemli nedenleri olmuştur. Bununla birlikte internet içeriğinin ücretli hale getirilememesi ve ücretli olarak sunulan içeriğin de satılamaması, internet reklamcılığının sektörü besleyecek kadar gelişememesi, abone elde edebilmek için yapılan çok büyük bütçeli reklam kampanyaları ve erişim hizmetlerinde gerçekleştirilen fiyat düşürme savaşları Türkiye’deki medya gruplarının internet alanındaki yatırımlarından beklediklerini elde etmelerini engellemiştir. Borsaya açılarak gelir elde etme beklentisi de gerçekleşememiştir. Gerek dünyada teknoloji şirketlerinin hisselerinin hızla değer kaybetmesi gerekse de Türkiye’de teknoloji şirketlerinin borsaya açılmak için gerekli olan kar etme şartını sağlayamaması, borsaya açılarak gelir elde etme modelinin de kısa sürede iflas etmesine neden olmuştur. Bu nedenlerle medya grupları küçülmek zorunda kalmıştır. İlk olarak içerik yatırımları tasfiye edilmiş, içerik üretimi için istihdam edilen kadrolar işten çıkarılmıştır. Bazı gruplar erişim pazarından da çekilmiş; pazarda faaliyet göstermeye devam edenler ise bireysel kullanıcıdan çok kurumsal abonelere yönelik bir iş yapma modeli benimsemiştir. Ancak hiç biri internet pazarından tamamen çekilmemiş; erişim ya da içerik alanlarından en az bir tanesinde yer almaya devam etmiştir. Örneğin Doğuş Grubu İxir’i kapatarak erişim alanından çekilmiş olsa da ntvmsnbc.com portalıyla içerik hizmetine devam etmektedir. Aynı şekilde Turkport da kapatılmış, ancak grubun haber alanında yaptığı internet içeriği yatırımları devam etmiştir (Aydoğan, 2016: 292-294).

***

Burada medya, telekom ve internet piyasalarıyla ilgili olarak anlattığımız öykü, bugün radikal biçimde değişmiştir. AKP döneminde dünyadaki örneklerine hiç benzemeyen bir yöndeşme pratiği yaşanmaktadır. Takip eden bölümde, popüler dile “havuz medyası” olarak yerleşen, Türkiye tarihinde benzeri görülmemiş bir medya ile yeni kurumları, yeni baskılama yöntemleriyle neredeyse yepyeni bir iletişim rejiminin detaylı öyküsü açıklanacaktır.

Kaynaklar

Ayaz, Orhan (2000). “Yatırımlarımız.” Türk Telekom Dergisi (Mayıs-Haziran): 12-15.

Aydoğan, Aylin (2016). “İnternet’te Geleneksel Medya.” İletişim Ağlarının Ekonomisi: Telekomünikasyon, Kitle İletişimi, Yazılım ve İnternet. Başaran, Funda ve Haluk Geray (der.) içinde. Ankara: Ütopya. 270-296.

Ayşe Hür (2015) “Devletin karanlık yüzü: JİTEM”, Radikal, 23 Ağustos, http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse-hur/devletin-karanlik-yuzu-jitem-1420112/

Azer Bortaçina (1999) “Tarık Ziya Ekinci: Kardeşim masum olduğu için öldürüldü”, Milliyet, 27 Ocak.

Başaran, Funda (2010). İletişim Teknolojileri ve Toplumsal Gelişme: Yayılmanın Ekonomi Politiği. Ankara: Ütopya.

Bianet (2001) “Frekans tahsisi ihalesine iptal istemi”, 20 Nisan, https://m.bianet.org/bianet/medya/1876-frekans-tahsisi-ihalesine-iptal-istemi

Bianet (2001) “Susurluk kazası”, 3 Kasım, https://m.bianet.org/bianet/siyaset/5776-susurluk-kazasi

Bianet (2011) “Özgür Gündem 17 yıl Sonra Yeniden; Hoş Geldin!”, 4 Nisan, https://m.bianet.org/bianet/ifade-ozgurlugu/129057-ozgur-gundem-17-yil-sonra-yeniden-hos-geldin

Bob Jessop ve Ngai-Ling Sum (2006) Beyond the regulation approach: Putting capitalist economies ın their place, Edward Elgar Publishing.

Burcu Sümer ve Gülseren Adaklı (2010) “Public Service Broadcaster as a market player: Changingoperationalpatterns of the TRT in Turkeyunderthe AKP leadership, 2002-2010”, PublicPublic Service Media afterRecession, RIPE 2010 Conference, Londra, 8-11 Ekim, http://ripeat.org/2010/public-service-broadcaster-as-a-market-player-changing-operational-patterns-of-the-trt-in-turkey-under-the-akp-leadership-2002-2010/

Burçin Belge (2001) “24 Ocak krizinin devamını yaşıyoruz”, Bianet, 28 Nisan, https://bianet.org/biamag/ekonomi/2020-24-ocak-krizinin-devamini-yasiyoruz

Burçin Belge (2003) “Muzır Kurulunun icraatları”, 15 Nisan, Bianet, https://m.bianet.org/bianet/kultur/18242-muzir-kurulunun-icraatlari

CNN Türk (2012) “Aydın Doğan’dan 28 Şubat ifadesi”, 5 Ekim, https://www.cnnturk.com/2012/guncel/10/05/aydin.dogandan.28.subat.ifadesi/679399.0/index.html

CPJ (1996) Ocak Işık Yurtçu: International PressFreedomAwards, https://cpj.org/awards/1996/yurtcu.php (erişim: 19.10.2017)

Cumhuriyet (1987) “Zam rekoru kağıtta”, 24 Aralık (Manşet).

Cumhuriyet (2000) “Kabloluya rakip geliyor, DigiTurk deneme yayınında”, (28 Nisan).

Cumhuriyet (2000) “POAŞ ihalesinde ortak olanlar bu kez karşı saflardalar. Asıl yarış ise 12 Nisan’da: GSM’de de medya savaşı”, (5 Nisan).

Cumhuriyet (2012) “Medya patronları, 28 Şubat’ı anlattı”, 5 Ekim, http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/diger/374478/Medya_patronlari__28_Subat_i_anlatti.html

Cumhuriyet, “Dijital TV’de tekelleşmeye doğru, Doğan Grubu abone kayıtlarına bir süre önce başlanan Digital Türk ortaklığından çekildi”, 22 Nisan 2000;

Cumhuriyet, “Dijital yayın furyası, Medya holdingleri tekelciliği daha da arttıracak sayısal yayına hazırlanıyor”, 17 Nisan 2000;

Ekin Karaca (2012) “Sol 28 Şubat’a Nasıl Bakıyor?”, Bianet, http://bianet.org/bianet/siyaset/136537-sol-28-subat-a-nasil-bakiyor

Ercüment İşleyen (1999) “Cinayetin rengi yeşil”, Milliyet, 27 Ocak.

Ergun Aydınoğlu (2008) Türkiye solu. 1960-1980, İstanbul: Versus.

Erinç Yeldan (2002) “Neoliberal Küreselleşme İdeolojisinin Kalkınma Söylemi Üzerine Değerlendirmeler”, Praksis, Sayı: 7 (Yaz), 19-34.

Erol Taymaz (2003) “Rekabet: Nereye Kadar? Nasıl? (7-8 Kasım 2001) başlıklı kongreye sunulan tebliğ”, Ekonomik Yaklaşım, Özel Sayı: 47, 99-105.

Fatih Çekirge (1997) “Genelkurmay’da düşman değişti”, Sabah, 30 Nisan, http://arsiv.sabah.com.tr/1997/04/30/f01.html

Geray, Haluk (1994). Yeni İletişim Teknolojileri: Toplumsal Bir Yaklaşım. Ankara: Kılıçaslan Matbaacılık.

Geray, Haluk (2016a). “İdealist ve Stratejik Modeller Çerçevesinde Ağ Politikası Oluşturma Süreci: Türkiye Örneğinde Ekonomi Politik Yaklaşım.” İletişim Ağlarında Yeni Hizmetler: Kapitalist Çıkarlar, Kamusal Politikalar. Haluk Geray, Funda Başaran ve Aylin Aydoğan (der.) içinde. Ankara: Ütopya. 19-49.

Geray, Haluk (2016b). “İletişim Ağları ve Masaüstü Sömürgecilik.” İletişim Ağlarının Ekonomisi: Telekomünikasyon, Kitle İletişimi, Yazılım ve İnternet. Funda Başaran ve Haluk Geray (der.) içinde. Ankara: Ütopya. 189-215.

Gökçer Tahincioğlu (2005) “‘JİTEM’ iddianamesi”, Milliyet, 2 Nisan.

Gülseren Adaklı (2001) “Yayıncılık Alanında Mülkiyet ve Kontrol”, D. B. Kejanlıoğlu, S. Çelenk, G. Adaklı (der.) Medya Politikaları: Türkiye’de Televizyon Yayıncılığının Dinamikleri, Ankara: İmge, 145-205.

Gülseren Adaklı (2006) Türkiye’de Medya Endüstrisi: Neoliberalizm Çağında Mülkiyet ve Kontrol İlişkileri, Ankara: Ütopya.

Gülseren Adaklı (2014) “Media capital and ultra-crossmedia ownership”, Perspective, Heinrich Böll Stiftung Publication, Sayı: 8 (Nisan), 18-23.

Güngör, Müberra ve Gökhan Evren (2002). İnternet Sektörü ve Türkiye İncelemeleri. Ankara: Telekomünikasyon Kurumu Yayını.

Haber Vitrini (2002) “MİT Televole’nin Peşine Düştü”, 18 Ekim, http://www.habervitrini.com/haber/mit-televolenin-pesine-dustu-53216/

Habertürk (2016) “Eski Ankara Emniyet Müdürü Saral: Ecevit bize Fetullah’ın cumhurbaşkanlığını dayatacaktı”, 9 Kasım, http://www.haberturk.com/gundem/haber/1321766-eski-ankara-emniyet-muduru-saral-ecevit-bize-fetullahin-cumhurbaskanligini-dayatacakti

Hamit Bozarslan (2015) İmparatorluktan günümüze Türkiye tarihi, çev. Işık Ergüden, İstanbul: İletişim.

Hatice Sevgi Zengin (2004) Siyasi iktidar ve ‘toplumsal hoşnutsuzluk’ : 2000’li Yıllarda Türkiye’de ‘sosyal patlama’ söylemi, Yüksek Lisans Tezi, Ankara Ü. SBE, Kamu Yönetimi-Siyaset Bilimi ABD, Ankara.

I. C. Schick ve E. A. Tonak (1990) “Uluslararası Boyut: Ticaret, Yardım ve Borçlanma”, Schick, I. C. ve Tonak, E. A. (der.) (1990) Geçiş Sürecinde Türkiye içinde, İstanbul: Belge, 354-385.

İlhan Tekeli ( 1984 ) Türkiye ve Dünyada Yaşanan Ekonomik Bunalım, Ankara: Yurt Yayınevi

İpek Özlem Yılmaz (2011) 12 Eylül 1980 döneminde Türkiye’de basın özgürlüğü ve sansür, Gazi Ü. SBE Gazetecilik ABD, Yüksek Lisans Tezi, Ankara.

İrfan Bozan (2016) “Gülen’i ABD’ye kaçıran rapor”, 12 Ağustos, Al Jazeera Türk, http://www.aljazeera.com.tr/al-jazeera-ozel/guleni-abdye-kaciran-rapor

İsmet Akça (2013) “Türkiye’de ordu-siyaset ilişkisi”, A. Demirel ve S. Sözen (der.) Türk siyasal hayatı içinde, Eskişehir: Anadolu Üniversitesi AÖF, 183-190.

Korkut Boratav (1999) “Özelleştirme, Kaynak Transferleri ve Yozlaşma”, Bilanço 98: 75 Yılda Çarklardan Chip’lere, İstanbul: Tarih Vakfı, 279-292.

Mansell, Robin ve Michèle Javary (2004). “New Media and the Forces of Capitalism.” Toward a Political Economy of Culture: Capitalism and Communication in the Twenty-First Century. Andrew Calabrese ve Colin Sparks (der.) içinde. Maryland: Rowman & Littlefield Publishers. 228-243

Mehmet Onur Doğan (2011) “10 soruda ‘Muzır Kurul’”, Sabit Fikir, 30 Eylül, http://www.sabitfikir.com/dosyalar/10-soruda-muzir-kurul

Muharrem Tünay (2002) “Türk Yeni Sağının Hegemonya Projesi”, çev. D. Dinler, Praksis: 5, 177-197.

Namık Durukan (1999) “Vedat Aydın’ın eşi Şükran Aydın: Faili biliyorum”, Milliyet, 27 Ocak.

Nedim Şahhüseyinoğlu (2005) Dünden Bugüne Düşünceye ve Basına Sansür, Ankara.

Nedim Şener (2008) “Magazin olmasa sosyal patlama olur”, 23 Ekim, Milliyet, http://www.milliyet.com.tr/magazin-olmasa-sosyal-patlama-olur-ekonomi-1006818/

Özçağlayan, Mehmet (2000). “Türkiye’de Televizyon Yayıncılığının Gelişimi.” Selçuk İletişim 1-2: 41-52.

Özgür Başar (2015) “Gelelim televizyona: sayısal karasal televizyon yayıncılığında son durum”, 7 Temmuz, http://sadeceozgur.blogspot.com.tr/2015/07/gelelim-televizyona-saysal-karasal.html

Özgür Başar (2015) “Sayısal yayıncılık dünyasında son durumlar, bu kez önce radyo”, 3 Temmuz, http://sadeceozgur.blogspot.com.tr/2015/07/saysal-yaynclk-dunyasnda-son-durumlar.html

Pekman. Cem (1996), “Özelleştirme Sürecinde Türk Televizyonu ya da Avrupa’yı Yeniden Keşfetmek.” Yeni Türkiye Dergisi 12: 1014-1026.

Radikal (2011) “Ve devlet JİTEM’i resmen kabul etti”, 9 Temmuz, http://www.radikal.com.tr/turkiye/ve-devlet-jitemi-resmen-kabul-etti-1055684/

Radikal (2015) “Çiller döneminin ölüm listesi 20 yıl sonra ortaya çıktı”, 9 Temmuz, http://www.radikal.com.tr/turkiye/ciller-doneminin-olum-listesi-20-yil-sonra-ortaya-cikti-1399837/

Raşit Kaya (2009) İktidar yumağı: Medya, sermaye, devlet, Ankara: İmge.

Sinan Sönmez (2016) “BrettonWoods, fordizmve hegemonya”, Hacettepe Ü. İİBF Dergisi, Cilt 34, Sayı 1, 43-62.

Soner Toy (2010) Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun Türkiye ekonomisi ve Türk bankacılık sektörü üzerindeki etkileri, Marmara Ü. SBE, Maliye ABD, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul.

Şenay Aydemir (2011) “İki yılda 27 çalışanı öldürüldü”, Radikal, 18 Mart, http://www.radikal.com.tr/kultur/iki-yilda-27-calisani-olduruldu-10

TBMM Komisyon (2012) “Muzır Kurulu”, Bilgi Toplumu Olma Yolunda Bilişim Sektöründeki Gelişmeler ile İnternet Kullanımının Başta Çocuklar, Gençler ve Aile Yapısı Üzerinde Olmak Üzere Sosyal Etkilerinin Araştırılması Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu Raporu, https://www.tbmm.gov.tr/arastirma_komisyonlari/bilisim_internet/docs/sunumlar/muzir_kurulu2.pdf

Tekeli, İ. (1984) “Sunuş”, Türkiye’de ve Dünyada Yaşanan Ekonomik Bunalım, İ. Tekeli vd. (der.), Ankara: Yurt.

TR-NET Ağ Bilgi Grubu, (1995). Tr-Net Servislerini Kullanma Kılavuzu. Ankara: TR-Net Ağ Bilgi Grubu Yayını.

Winseck, Dwayne (2008). “The State of Media Ownership and Media Markets: Competition or Concentration and Why Should We Care?” Sociology Compass 2(1): 34-47.

Wolcott, Peter (1999). The Diffusion of the Internet in the Republic of Turkey. http://mosaic.unomaha.edu/TURK_PUB.pdf. Erişim Tarihi: 12. 03. 2002.

Wolcott, Peter ve Kürşat Çağıltay (2001). “Telecommunications, Liberalization and the Growth of the Internet in Turkey.”, The Information Society 17(2): 133-141.

Yıldız, Aytaç (2003). Bir Düzenleyici Kurul Analizi: Radyo Televizyon Üst Kurulu. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi.

  1. Birikim rejimi terimi için ör. bkz. Jessop ve Sum, 2006; Sönmez, 2016.
  2. Vehbi Koç, memnuniyetin ötesinde, cunta lideri Evren’e hitaben, “bundan sonrası” için direktifler içeren bir mektup kaleme aldı (3 Ekim 1980). Bkz. Sönmez, 1987: 346-352.
  3. Her tarihsel anlatı, yazanın yaşadığı zamanla ilişkili olarak belli tercihler, belirli anımsamalar ve unutuşlar içerir. Buradaki anlatı da bir istisna olmayacak. Okuyucuların, eksik bıraktığımız yerleri, yeterince vurgulanmadığını düşündüğü kısımları hem kendi belleği, hem de bu konuda artık önemli bir külliyat haline gelen başka çalışmalarla dolduracağını umuyoruz. Elbette anlatımız, okurun her türlü eleştiri, görüş ve öneriyle geliştirilmeye açıktır.
  4. “MGK, Başbakanlık, İçişleri, Adalet, Sağlık ve Kültür bakanlıkları, YÖK, Diyanet İşleri ve gazeteciler cemiyetine bağlı 11 üyeden oluşan Muzır Kurulu, 2001’de 497 aylık, 475 haftalık dergi ile 668 kitap, 2.508 gazete ve 403 süreli yayını müstehcen buldu.” (Belge, 2003).
  5. 2001 krizini merkeze alan, döneme özgü sosyal hoşnutsuzlukların ve bunlarla ilgili medya içeriklerinin iyi bir envanterini çıkararak neoliberal ekonomi politikaları ile bağlantısını açıklayan bir kaynak için bkz. (Zengin, 2004).
  6. Temmuz 1993’te Anayasa Mahkemesi tarafından siyasetten men edilen Halkın Emek Partisi yerini, bu olasılık üzerine Mart ayında kurulmuş olan Demokrasi Partisine (DEP) bırakmıştır.
  7. Birleşmiş Milletler’e verilen taahhüt üzerine Başbakanlık’ın kontrolünde Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü tarafından gerçekleştirilen Türkiye Göç ve Yerinden Olmuş Nüfus Araştırması, devletin Kürtlere yönelik “inkâr ve imha” politikalarını somut verilerle ortaya koyuyor. Bülent Sarıoğlu (2006) “En az 800 bin kişi terör göçmeni”, Milliyet, 24 Temmuz. Raporun tam metni için bkz. http://www.hips.hacettepe.edu.tr/tgyona/tgyona.shtml
  8. 28 Şubat 2012 tarihli bir haberde o dönem Eşitlik ve Demokrasi Partisi Başkanı olan akademisyen Ferdan Ergut, bu ilişkinin altını çiziyor: “Susurluk süreci üzerinden şekillenen toplumsal bilinç…rayından çıkartıldı ve bir şeriat umacısı üzerinden dikkatler devletin içindeki çete oluşumlarından uzaklaştırıldı. 28 Şubat, Susurluk üzerine şal örttü.” Ekin Karaca (2012) “Sol 28 Şubat’a Nasıl Bakıyor?”, Bianet, http://bianet.org/bianet/siyaset/136537-sol-28-subat-a-nasil-bakiyor
  9. Manşete çekilen bu haberin sahibi, Fatih Çekirge, diğer medya mensupları ile birlikte önceki gün katıldığı Genelkurmay Karargâhı’ndaki brifingte Genelkurmay İç Güvenlik Daire Başkanı Tuğgeneral Kenan Deniz’in sözlerini hayranlıkla aktarıyor: “PKK’nın irticayla işbirliği yaptığı ortadadır. Bu işbirliği cumhuriyetin temel ilkelerine ve niteliklerine karşı bir numaralı tehdittir. Bu anlamda, artık irtica, tehdit sıralamasında bir numara olmuştur. İran, Türkiye’de bir Cezayir benzeri yaratmak istiyor. Bir irticai rejim ihracı peşinde. Bu desteğin farkındayız.” (Çekirge, 1997).
  10. Olayla ilgili bir kronoloji için örneğin bkz. Bianet (2001) “Susurluk kazası”, 3 Kasım, https://m.bianet.org/bianet/siyaset/5776-susurluk-kazasi
  11. Habertürk (2016) “Eski Ankara Emniyet Müdürü Saral: Ecevit bize Fethullah’ın cumhurbaşkanlığını dayatacaktı”, 9 Kasım, http://www.haberturk.com/gundem/haber/1321766-eski-ankara-emniyet-muduru-saral-ecevit-bize-fetullahin-cumhurbaskanligini-dayatacakti; İrfan Bozan (2016) “Gülen’i ABD’ye kaçıran rapor”, 12 Ağustos, Al Jazeera Türk, http://www.aljazeera.com.tr/al-jazeera-ozel/guleni-abdye-kaciran-rapor
  12. Habere göre, gazete kâğıdının fiyatı bir yılda 266 TL’den 600 TL’ye çıkarak % 225,5 oranında artmıştır.
  13. Burada sadece blok satışla gerçekleştirilen, bir medya grubu ile doğrudan ilişkili özelleştirmelere yer verilmiştir.
  14. Doğan Grubu ihaleye İş Bankası ile birlikte girmiştir.
  15. 1979’da devletten Hisarbank ve Odibank’ı satın almış olan ve aslen inşaat sektöründe varlık gösteren Çavuşoğlu-Kozanoğlu Grubu, 1982 yılında büyük tanıtım kampanyalarıyla Güneş Gazetesini çıkarmaya başladı. Ancak söz konusu banka felaketinin ardından gazete el değiştirdi, Hisarbank ve Odibank’ı batıran grubun patronları kişisel yaşamlarında herhangi bir zarara uğramadı ama devletin üstlendiği zarar 1991 yılı sonu itibarıyla 547 milyar TL olarak bilançoya yansıdı (Vatan, 6 Ocak 2008).
  16. Bankanın ana ortakları: Kemal Uzan, Ayşegül Uzan, Hakan Uzan, Cem Cengiz Uzan, Yavuz Uzan.
  17. 09 Ağustos 2001tarihinde Sümerbank hisseleri OYAK grubuna (daha sonra ING Bank oldu) devredilmiştir. http://www.tmsf.org.tr/intikaleeden.bankalar.tr (erişim tarihi: 24 Ekim 2017)
  18. Bayındır Holding, Süleyman Demirel’in yakın çevresinde yer alan işadamı Kamuran Çörtük’e ait BRT’nin (Bayındır Radyo-Televizyon) bağlı olduğu gruptur. Bir süredir yayın yapamayan ve satışa çıkarılan BRT’nin lisansı, 29 Ocak 2003 tarihinde RTÜK tarafından iptal edilmiştir.
  19. Fona devredilmeden önce ana ortakları, NTV’nin kurucusu Nergis Holding (Cavit Çağlar) ve CreditIndustrial’di.
  20. Sonraki incelemelerde, İnterbank’ın Cavit Çağlar’ın kurduğu paravan şirketlere 250 milyon dolarlık kredi açtığı ve bu kredileri Çukurova Grubu’na aktararak satış ücretini ödediği ortaya çıktı. 1991’de Demirel’in “Bankalardan Sorumlu Devlet Bakanı” yaptığı Çağlar, Adnan Kahveci’nin “kediye ciğer emanet ettiler” sözünü doğrulayacak şekilde hem sorumlusu olduğu kamu bankalarını, hem de daha sonra satın aldığı ya da ortak olduğu özel bankaları kendi hesabına çalıştırdı. Egebank ve Etibank soruşturmaları kapsamında verilen gıyabi tutuklama kararı nedeniyle 18 Nisan 2001’de ABD’de FBI tarafından tutuklandı. 28 Nisan 2001’de Türkiye’ye getirilerek cezaevine konulan Çağlar, 6 Şubat 2002’de tahliye edildi. (Takvim, 4 Temmuz 2010).
  21. http://www.tmsf.org.tr/intikaleeden.bankalar.tr (erişim: 24 Ekim 2017).
  22. MNG Holding, TV 8 adlı bir televizyon kanalının sahibiydi.
  23. OgerTelecom’la girdikleri ihale ile 2005’te Türk Telekom’u satın alan Hariri ailesi, % 14’lük payla Arab Bank’ın da hissedarıdır.
  24. 1980’lerde medya piyasasına doğrudan Turgut Özal tarafından sokulan Kıbrıs’lı işadamı Asil Nadir önce Haldun Simavi ile Ercan Arıklı’ya ait medya kuruluşlarını satın almış, ancak büyük ölçüde İngiltere merkezli esas şirketi PollyPeck’teki yolsuzluklar yüzünden kısa zamanda ayrılmak zorunda kalmıştı (bkz. Adaklı, 2006: 159-164).
  25. Abdi İpekçi aynı yılın başında, gizemini bugün de koruyan bir suikastın kurbanı olmuştur.
  26. Doğan, 1999’da kurduğu Doğan Media International GmbH ile Almanya’daki medya yatırımlarını kurumsallaştırdı.
  27. Medya grupları arasındaki çatışma ve çelişkiler, hem yayın içeriklerinde hem de fiili süreçlerde zaman zaman oldukça şiddetlendi. Örneğin birbirleriyle promosyon üzerinden kıyasıya rekabet eden medya grupları, ileride hasım olarak seçtikleri başka bir gruba karşı gizli kartel anlaşmalarıyla ortak hareket edebildiler. 90’lı yıllar boyunca süren bu rekabetin siyasal süreçlerle doğrudan bağlantılı bir öyküsü için bkz. (Adaklı, 2006: 241-262).
  28. İsim hakkı nedeniyle Uzanlar Star1 adını İnterstar’a çevirmiştir (3 Mart 1992). Özal’la Uzanlar arasındaki anlaşmazlığın detayı için bkz. (Yengin, 1994: 136).
  29. Konuyla ilgili dünyadaki gelişmeleri ve Türkiye’deki durumu düzenli olarak araştıran ve özellikle Elektrik Mühendisleri Odası’nın düzenlediği toplantılarda yaptığı konuşmalarla ve yazılarıyla kamuyu bilgilendirmeye çalışan Özgür Başar’ın bloğunu takip edebilirsiniz: http://sadeceozgur.blogspot.com.tr/2015/07/saysal-yaynclk-dunyasnda-son-durumlar.html. YÖK’ün tez arama sayfasında frekans planlaması, frekans ihalesi, frekans tahsisi ifadeleri ile yaptığım aramadan hiçbir sonuç elde edemedim.Üstelik aramamı belli bir alanla (iletişim, siyaset bilimi, mühendislik, vb) sınırlandırmamıştım. İçinden geçtiğimiz dönemde üniversiteler ya da diğer kamu kurumları bu tür araştırmalar için elverişli yerler olmayabilir ama bu konuda (da) ayrıntılı, iyi belgelenmiş çalışmalara şiddetle ihtiyaç var.
  30. Dönemin ana muhalefet partisi SHP yasanın iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuş ve mahkeme devir işlemini iptal etmiştir. Ancak iktidar partisi olan ANAP herhangi bir işlem yapmamış ve oluşan yasal boşluk 1999’a kadar devam etmiştir. 1999’da çıkarılan 4397 sayılı yasayla da PTT Genel Müdürlüğü’ne devredilen vericiler ve teçhizat bedelsiz olarak TRT’ye iade edilmiştir (Yıldız, 2003: 31).

Yayımlanan kategori: Aylık Medya Raporu ve Raporlar

Yazının yer aldığı kaynak: https://halagazeteciyiz.net/2018/04/05/47/