Aylık arşivler: Eylül 2013

Her “düzenleme” basına müdahale anlamına gelir mi?

“Gazetecilik, bir angloamerikan icadıdır” – J. K. Chalaby

İngiliz medyasının son yıllarda belki de en çok tartıştığı konulardan biri, adeta bir İngiliz değeri olarak benimsenmiş olan liberal basın anlayışı oldu. Bu anlayışa göre basitçe, basına basın dışından, hükümetten ya da başka güç odaklarından hiçbir müdahale kabul edilemez. Bunun bir tezahürü olarak  İngiltere’de bir basın kanununa yer yoktur. Bu özgür basın anlayışı, 2011 yılında patlak veren telefon dinleme skandalıyla ciddi bir darbe aldı. Rupert Murdoch’a ait News of the World gazetesinin kraliyet ailesi üyeleri de dahil pek çok vatandaşın telefon görüşmelerini dinlediği, e-maillerini ve cep telefonundaki mesajları heklediği ortaya çıktığında, bundan belki de en çok, liberal basın geleneğine ısrarla sahip çıkan haber kuruluşları etkilendi.

Olayların ardından atanan soruşturmacı Lord Brian Leveson, Rupert Murdoch dahil pek çok kişiyi sorguladı, basına çeki düzen vermek üzere PCC’nin daha etkin bir versiyonunu önerdi ve ortaya oldukça çekişmeli bir basın özgürlüğü tartışması  çıktı. Geçtiğimiz günlerde Guardian‘da yer alan bir haberi, bu tartışmaya bir giriş yapmak üzere kullanacağım.

sunday times 25.9.2013Habere göre, bizdeki Basın Konseyine benzer bir yapı olan Basın Şikayet Komisyonu (PCC), daha önce iki kez uyarmasına rağmen cinayetten hüküm giyen bir katilin kızkardeşiyle bağlantı kurduğu için Rupert Murdoch’a ait Sunday Times‘a kınama cezası vermiş. Bu örnek, İngiltere’de 2011’den bu yana süregiden basına nasıl ayar vermeli tartışmalarının etkili bir çözüme ulaşmaksızın devamı anlamına da geliyor. Zira bugüne kadar Sunday Times gibi gazetelerin sansasyon/satış/kar uğruna özel hayata müdahale girişimlerini PCC’nin bu türden kınamaları durduramadı. Gazeteler bu tip eylemlere devam ediyor, PCC kınıyor, gazeteler özür diliyor, mağdur mağduriyetiyle kalıyor ve olayın üzerine sünger çekiliyor. Hem gazeteciler, hem siyasetçiler hem de bağımsız denetim kuruluşları çok uzun zamandır bu durumun farkındaydı ama meseleye kalıcı, demokratik ve basın özgürlüğünü budamayacak şahane bir formül üretmek o kadar kolay değildi. Şimdiyse sorun, yeni bir güçler arası çatışmayla boyut kazanıyor.

Leveson soruşturmasının tamamlandığı 2012 Kasım’ından bu yana devam eden arayışlardan iki ana grup ve iki farklı öneri çıktı. Telefon dinleme skandalının hayattaki kurbanları tarafından başlatılan kampanyanın (Hacked off) temsilcileri ile İngiliz siyasetinin 3 büyük partisi (Muhafazakar, İşçi, Liberal Demokrat) yeni bir Kraliyet Beratı ile oluşturulacak bağımsız bir düzenleyici organ fikri üzerinde anlaştı. Hem basın özgürlüğünü hem de kişi haklarını teminat altına alma gayesiyle hazırlanan ayrıntılı plan, bütün bu rezalete kaynaklık eden büyük basının gücünü törpülemeye dönük ağır yaptırımlar içeriyor. [i]

Bu formülü basına müdahale ya da basın özgürlüğünün elden gitmesi  olarak yorumlayan ve içinde dinleme skandalının yaratıcılarının olduğu büyük basın grupları ise geçtiğimiz Temmuz ayında PCC’ye benzer bir bağımsız denetim kurumunu (Independent Press Standards Organisation-IPSO) hayata geçirmek üzere bir karşı plan hazırladı ve bittabi bütün yayın organlarını bu işe seferber etti. Aşağıda, İngiltere’nin en çok satan gazetesinin 18 Mart 2013 tarihli manşetini görüyorsunuz. Churchill’i arkasına alıp kabaca şöyle sesleniyor bütün milliyetçiliğiyle: Ey İngiliz uyuma, tarihine sahip çık, basın yasasına hayır de!..

d-day of british press - the sun

Büyük basın, çıkarlarına hiç uymayan Hükümet planına karşı çıkarken, endüstrinin daha küçük bileşenleri, Guardian ve Independent gibi küçük liberal gazeteler büyük medyanın hakimiyetini pekiştireceği açık olan, dinleme skandalı kurbanlarının ve üç büyük partinin desteğini almamış IPSO planına karşı, kurbanların desteğini almış bir “düzenlemeden” yana eğilim gösterdi.[ii] Nihai karar, Majestelerinin Danışma Meclisi (Her Majesty’s Most Honourable Privy Council) tarafından 9 Ekimde verilecek…[iii]

Her ne kadar Türkiye’deki gazetecilik dünyası açısından meleklerin cinsiyeti kadar uçuk gözükse de, yukarıda özetlediğim ve sonraki yazılarda ayrıntılandırmayı düşündüğüm tartışmalar, kabaca şu esaslı sorular etrafında dönüyor: Özel hayata müdahale olarak değerlendirilecek her haberde basın kuruluşlarına “dışarıdan” (PCC, IPSO, Hacked off, Hükümet, vb. tarafından) yaptırım uygulanması doğru mudur? Öte yandan, insanların, en kırılgan oldukları anlarda kişisel hayatlarına paldır küldür giren gazete/gazeteci cezasız mı kalmalı? “Dışarıdan” müdahalenin sınırını çizecek mükemmel bir ölçü aleti yapılabilir mi? Endüstriyel bi medya dünyasında parayı ve gücü dışarıda tutarak bir etik komisyonunu işler kılmak mümkün mü? vb. vb.

Kişisel olarak hangi eğilimde olursak olalım, bu sorularla birlikte, Anglosakson dünyasının, bütün çelişkili uygulamalara rağmen gözbebeği olan basın özgürlüğü tartışmasının en kritik meselelerinden birine temas etmiş, iktidar ve eşitsizlik yapılarının alabildiğine genişleyip çeşitlendiği günümüzde giderek çetrefilleşen bir etik alanına girmiş oluyoruz. Bir sonraki yazıda bu alanın sorunlarını, İngiliz medyasında aslında çok daha önce başlayan ama 2011’de tamamen günyüzüne çıkan olaylar bağlamında değerlendirmek ve buradan yine Türkiye’de alternatif medyanın geliştirilmesi adına neler çıkarabileceğimize bakmak istiyorum…

guardian 8 july 2011 frontpage
2011’de patlayan dinleme skandalının başkahramanı, News of the World’ün eski editörü Rebekah Brooks

Reklamlar

Watergate’in gösterdiği: Bazı nesneler, onlardan uzaklaştıkça görülür…

Bir önceki yazıda, solcu gazetelerin karşı karşıya kaldıkları yapısal sınırlılıklardan bahsetmiştim. Bu kez, nesnel sınırlardan ziyade, öznel bir sınırlılıktan bahsedeceğim, yani çağdaş gazeteciliğin yabancılaştırıcı normlarından. Yabancılaştırıcı normlar[1], haber söylemine uygun metin hazırlama sürecinin yarattığı zaman baskısıyla birlikte şekillenir. Zaman baskısı altında ezilen, hiç farkında olmaksızın günlük rutinin içinde kaybolan gazeteci, hayatın çeşitliliğine karşı giderek daha fazla duyarsızlaşır. Haber nesnesine “fazla yakın” olmak, o nesneye ait kimi tuhaflıkların, dolayısıyla asıl haberin gözden kaçırılmasına neden olabilir. Dolayısıyla “uzaklaşmak” ya da mesafe önemlidir. Alternatif gazeteci bu yüzden, klasik haber nesnelerinden zaman zaman uzaklaşmalı, sürekli takip ettiği konuların dışında başka alanlara yönelerek günlük haberin yüzeyselliğini aşacak ölçüde derinleşmeli, deyim yerindeyse kendini yenilemelidir.

Bir keresinde, Ayşe İnal, Watergate skandalını ortaya çıkaranların, Pentagon muhabirleri ya da yılların gazetecileri olmadıklarını, Beyaz Saray’ın “3. derece hırsızlık vak’ası” olarak takdim ettiği olayı esaslı bir haber yapan “tuhaflıkları” genellikle o olaya belli bir “uzaklıktan” bakan kişilerin görebileceğini söylemişti. Bu çok çarpıcı bir örnekti ve sevgili hocamın buna benzer pek çok örneği gibi bunu da hiç unutmadım… “Uzaklığın” önemini daha iyi kavrayabilmek üzere bu örneğe biraz daha “yakından” bakalım[2].

17 Haziran 1972 günü sabah 8.30’da, 1877 yılında yayınlanmaya başlayan ve o dönemde ABD’de New York Times’ın yanında esamisi okunmayan Washington Post’un şehir editörüne Watergate binasının 6.  katında bir hırsızlık vakası olduğu bildirilir. Olayın ertesi günü, 36 yıllık polis muhabiri Alfred Lewis’in imzasıyla Washington Post’ta olay şu başlıkla yayımlanır: “Ofise dinleme cihazı yerleştirmeye çalışan 5 kişi yakalandı”

18june1972 watergate - wpost-contributers
Post’ta Watergate’le ilgili olarak çıkan Alfred Lewis imzalı ilk haberde Bernstein ve Woodward, habere katkı sunanlar olarak metnin sonunda belirtilmiş

Daha sonra, yakalananların, 24 Temmuz 1971’de Richard Nixon yönetiminde oluşturulan araştırma birimi “Beyaz Saray Tesisatçıları” (White House Plumbers) olduğu ve bunların, 6. Kattaki Demokrat Parti ofisine dinleme cihazı yerleştirmek amacıyla binaya girdikleri anlaşılacaktır. askeri uzman Daniel Elsberg’in Pentagon Belgeleri’ni New York Times’a sızdırması üzerine kurulan “tesisatçı” biriminin temel görevi, gizli belgelerin medyaya sızmasını durdurmak, gerekli hallerde medya manipülasyonu için veri sağlamaktır[3].

17 Haziran 1972 geceyarısı Demokrat Parti binasında yakalanan “tesisatçıların” orada ne aradıkları sorusu bir yönüyle, henüz 8 aydır gazetede çalışan ve olay günü Lewis’e eşlik etmesi için olay yerine gönderilen Bob Woodward ve 6 yıldır gazetede çalışan Carl Bernstein’ın “uzaklıkları” sayesinde aydınlandı. Bu ikilinin birlikte giriştiği detaylı soruşturmanın ilk bombası, 10 Ekim 1972 günü Post’ta patladı: “FBI Nixon’ın Demokratlara yönelik sabotaja yardım ettiğini ortaya çıkardı”

oct101972-watergate-wp
Woodward ve Bernstein’in imzasıyla çıkan 10 Ekim 1972 tarihli haberin ilk sayfası

17 Haziran 1972 tarihinden Nixon’un istifa ettiği 8 Ağustos 1974 tarihine kadar Washington Post’un bu genç muhabirleri, kurmaca evrende gösterildiği gibi yalnız başlarına Hükümet devirmiş değillerdi elbette. Onlara gazetenin geleceğini etkileyebilecek bütün risklere rağmen olayı takip etme fırsatı veren Post’un editörleri (Barry Sussman, Harry M. Rosenfeld, Ben Bradlee, Howard Simmons) ve sahibi Katharine Graham; gazetede ardarda çıkan haberler üzerine soruşturma açan Kongre üyesi Wright Patman, Senato üyesi Edward M. Kennedy, 8 Ocak 1973’te, artık adi bir hırsızlık vakası olmadığı çoktan anlaşılan Watergate davasının ödünvermez başyargıcı John Sirica, Watergate soruşturmasını yürüten özel komiteye 500 bin dolar tahsis edilmesini sağlayan Senatör Sam Ervin ve daha pek çok siyasetçi, bürokrat ve gazeteci, kendi koşullarında kirlenmiş bir iktidarı etkisizleştirmek üzere aktif rol aldılar[4]. Buradaki gazetecilik başarısı, zamanın ve günümüzün en prestijli yayın organı olan New York Times’la yarışan[5] hırslı bir ekibin olduğu ölçüde, gazetecilik kültürünün içine doğduğu siyasi doğruculukla ilişkili olsa gerek.

Watergate’i yaratan araştırmacı gazetecilik geleneği, 1960’ların siyasal kültürü içinde, yeşerdi, ilk araştırmacı gazetecilik örneği bu değildi ama, 1. Dünya Savaşı’ndan sonraki en büyük ivmesini Watergate’le kazandı. 1991-2008 arasında Post’un yönetici editörlüğünü üstlenip gazeteye 25 Pulitzer kazandıran Leonard Downie Jr, Watergate’in 40. Yıldönümünde kaleme aldığı yazıda, bir bakıma özetliyor bu geleneği:

“Woodward ve Bernstein’in teknikleri orijinal sayılmazdı. Ama ‘All the President’s Men’’le birlikte soruşturmacı haberciliğin etosu için merkezi bir önem kazandılar. (Neydi bu etos?): Araştırdığın konunun uzmanı ol. Kapılarını çal ve kaynaklarınla kişisel olarak görüş. Gerekli hallerde kaynağın mahremiyetini koru. Haberini asla tek bir kaynağa dayandırma. Parayı takip et. Çok zor elde ettiğin ayrıntıları bir kenarda biriktir ve bu ayrıntılar anlamlı bir ilişkiler bütünü (pattern) oluşturuncaya kadar bekle”
parade_bernstein-woodward-watergate
Watergate skandalınını anlatan All the President’s Men, Parade dergisinin 18 Nisan 1976 tarihli kapağında

Notlar


[1] Örneğin, fiziken haber metnini üreten muhabir, “ben” zamirini kullanamaz, onun yerine cümleleri pasifleştirir. Haber, kaynağa bağımlı bir söylemdir. Gazetede haber kaynağının sesi duyulmalıdır, kişi olarak muhabirin değil. Çağdaş gazeteciliğin tevarüs ettiği eski gazetecilik yaşantısında böyle olmak zorunda değildi. Zira gazeteci o eski günlerde (oraya da geleceğiz) amacı saf gazetecilik olan bir profesyonel değil, politik hedefleri olan ve bunu açıkça belirtmekten çekinmeyen bir kişiydi…

[2] Bu yakından bakma olayını blog sınırları içinde düşünmenizi rica ediyorum. Hakkında binlerce sayfa analiz yapılmış, bıraktığı miras hakkında hala çalışmalar yapılan bu büyük olayla ilgili bahsi, sadece Türkiye’deki gazetecilik pratiklerine bir parça ışık tutabilmek adına açıyorum.

[3] “Tesisatçılar”ın ilk görevi, 1945-67 arasında ABD-Vietnam ilişkilerinin karanlık yüzünü gösteren Pentagon Belgeleri’ni sızdıran Daniel Elsberg’in psikiyatrik dosyasını doktorunun muayenehanesinden alarak Elsberg’i gözden düşürmekti. Bu operasyonda başarılı olamadılar ve Pentagon Belgeleri, ABD’de savaş karşıtı harekete büyük bir ivme kazandırdı. Belgeler, Vietnam ve başka ülkelerle ilgili korkunç askeri uygulamaların Nixon’la başlamadığını, Truman’dan Johnson’a kadar (J.F.Kennedy dahil) Amerikan başkanların fiiliyatta ana planı sürdürdüklerini göstermiştir.

[4] Araştırmacı gazetecilik için kullanılan daha eski bir terim olan “muckraker journalism”in tarihini anlatan bir makale için şurada yararlı bilgiler bulabilirsiniz.

[5] Post’un editörlerinden Ben Bradlee, Times karşısındaki zayıflıklarını şu sözlerle ifade ediyor: “Bizim sokak muhabirlerimiz vardı. New York Times’ın ise gün boyu Henry Kissinger’la telefon konuşması yapan Max Frankel’i (Washington büro şefi)”