Her “düzenleme” basına müdahale anlamına gelir mi?

“Gazetecilik, bir angloamerikan icadıdır” – J. K. Chalaby

İngiliz medyasının son yıllarda belki de en çok tartıştığı konulardan biri, adeta bir İngiliz değeri olarak benimsenmiş olan liberal basın anlayışı oldu. Bu anlayışa göre basitçe, basına basın dışından, hükümetten ya da başka güç odaklarından hiçbir müdahale kabul edilemez. Bunun bir tezahürü olarak  İngiltere’de bir basın kanununa yer yoktur. Bu özgür basın anlayışı, 2011 yılında patlak veren telefon dinleme skandalıyla ciddi bir darbe aldı. Rupert Murdoch’a ait News of the World gazetesinin kraliyet ailesi üyeleri de dahil pek çok vatandaşın telefon görüşmelerini dinlediği, e-maillerini ve cep telefonundaki mesajları heklediği ortaya çıktığında, bundan belki de en çok, liberal basın geleneğine ısrarla sahip çıkan haber kuruluşları etkilendi.

Olayların ardından atanan soruşturmacı Lord Brian Leveson, Rupert Murdoch dahil pek çok kişiyi sorguladı, basına çeki düzen vermek üzere PCC’nin daha etkin bir versiyonunu önerdi ve ortaya oldukça çekişmeli bir basın özgürlüğü tartışması  çıktı. Geçtiğimiz günlerde Guardian‘da yer alan bir haberi, bu tartışmaya bir giriş yapmak üzere kullanacağım.

sunday times 25.9.2013Habere göre, bizdeki Basın Konseyine benzer bir yapı olan Basın Şikayet Komisyonu (PCC), daha önce iki kez uyarmasına rağmen cinayetten hüküm giyen bir katilin kızkardeşiyle bağlantı kurduğu için Rupert Murdoch’a ait Sunday Times‘a kınama cezası vermiş. Bu örnek, İngiltere’de 2011’den bu yana süregiden basına nasıl ayar vermeli tartışmalarının etkili bir çözüme ulaşmaksızın devamı anlamına da geliyor. Zira bugüne kadar Sunday Times gibi gazetelerin sansasyon/satış/kar uğruna özel hayata müdahale girişimlerini PCC’nin bu türden kınamaları durduramadı. Gazeteler bu tip eylemlere devam ediyor, PCC kınıyor, gazeteler özür diliyor, mağdur mağduriyetiyle kalıyor ve olayın üzerine sünger çekiliyor. Hem gazeteciler, hem siyasetçiler hem de bağımsız denetim kuruluşları çok uzun zamandır bu durumun farkındaydı ama meseleye kalıcı, demokratik ve basın özgürlüğünü budamayacak şahane bir formül üretmek o kadar kolay değildi. Şimdiyse sorun, yeni bir güçler arası çatışmayla boyut kazanıyor.

Leveson soruşturmasının tamamlandığı 2012 Kasım’ından bu yana devam eden arayışlardan iki ana grup ve iki farklı öneri çıktı. Telefon dinleme skandalının hayattaki kurbanları tarafından başlatılan kampanyanın (Hacked off) temsilcileri ile İngiliz siyasetinin 3 büyük partisi (Muhafazakar, İşçi, Liberal Demokrat) yeni bir Kraliyet Beratı ile oluşturulacak bağımsız bir düzenleyici organ fikri üzerinde anlaştı. Hem basın özgürlüğünü hem de kişi haklarını teminat altına alma gayesiyle hazırlanan ayrıntılı plan, bütün bu rezalete kaynaklık eden büyük basının gücünü törpülemeye dönük ağır yaptırımlar içeriyor. [i]

Bu formülü basına müdahale ya da basın özgürlüğünün elden gitmesi  olarak yorumlayan ve içinde dinleme skandalının yaratıcılarının olduğu büyük basın grupları ise geçtiğimiz Temmuz ayında PCC’ye benzer bir bağımsız denetim kurumunu (Independent Press Standards Organisation-IPSO) hayata geçirmek üzere bir karşı plan hazırladı ve bittabi bütün yayın organlarını bu işe seferber etti. Aşağıda, İngiltere’nin en çok satan gazetesinin 18 Mart 2013 tarihli manşetini görüyorsunuz. Churchill’i arkasına alıp kabaca şöyle sesleniyor bütün milliyetçiliğiyle: Ey İngiliz uyuma, tarihine sahip çık, basın yasasına hayır de!..

d-day of british press - the sun

Büyük basın, çıkarlarına hiç uymayan Hükümet planına karşı çıkarken, endüstrinin daha küçük bileşenleri, Guardian ve Independent gibi küçük liberal gazeteler büyük medyanın hakimiyetini pekiştireceği açık olan, dinleme skandalı kurbanlarının ve üç büyük partinin desteğini almamış IPSO planına karşı, kurbanların desteğini almış bir “düzenlemeden” yana eğilim gösterdi.[ii] Nihai karar, Majestelerinin Danışma Meclisi (Her Majesty’s Most Honourable Privy Council) tarafından 9 Ekimde verilecek…[iii]

Her ne kadar Türkiye’deki gazetecilik dünyası açısından meleklerin cinsiyeti kadar uçuk gözükse de, yukarıda özetlediğim ve sonraki yazılarda ayrıntılandırmayı düşündüğüm tartışmalar, kabaca şu esaslı sorular etrafında dönüyor: Özel hayata müdahale olarak değerlendirilecek her haberde basın kuruluşlarına “dışarıdan” (PCC, IPSO, Hacked off, Hükümet, vb. tarafından) yaptırım uygulanması doğru mudur? Öte yandan, insanların, en kırılgan oldukları anlarda kişisel hayatlarına paldır küldür giren gazete/gazeteci cezasız mı kalmalı? “Dışarıdan” müdahalenin sınırını çizecek mükemmel bir ölçü aleti yapılabilir mi? Endüstriyel bi medya dünyasında parayı ve gücü dışarıda tutarak bir etik komisyonunu işler kılmak mümkün mü? vb. vb.

Kişisel olarak hangi eğilimde olursak olalım, bu sorularla birlikte, Anglosakson dünyasının, bütün çelişkili uygulamalara rağmen gözbebeği olan basın özgürlüğü tartışmasının en kritik meselelerinden birine temas etmiş, iktidar ve eşitsizlik yapılarının alabildiğine genişleyip çeşitlendiği günümüzde giderek çetrefilleşen bir etik alanına girmiş oluyoruz. Bir sonraki yazıda bu alanın sorunlarını, İngiliz medyasında aslında çok daha önce başlayan ama 2011’de tamamen günyüzüne çıkan olaylar bağlamında değerlendirmek ve buradan yine Türkiye’de alternatif medyanın geliştirilmesi adına neler çıkarabileceğimize bakmak istiyorum…

guardian 8 july 2011 frontpage
2011’de patlayan dinleme skandalının başkahramanı, News of the World’ün eski editörü Rebekah Brooks

Reklamlar

Her “düzenleme” basına müdahale anlamına gelir mi?” üzerine 2 yorum

  1. Bu sınırlama meselesinin Anglo-sakson dünyasındaki özgünlüğünde hukuk sisteminin özellikleri ile hukuk/idare kültürünün payı da büyük sanırım. Bundan kastım yazılı bir anayasası olmayan Britanyanın en önemli anayasa hukuku kurumlarının doğduğu yer olması ve pekçok yazılı anayasası olan ülkeden daha anayasal bir devlet olması. Bunun ötesinde Britanyanın siyasal/hukuk tarihindeki kurumlara bakıldığında da bunun izlerini görmek mümkün. Örneğin kral/kraliçenin yasaları mutlak veto yetkisi hala yürürlükte olmasına karşın bu yetkiyi son kullandığı tarih 1703. Benzer şekilde bireylerin hukuk kültürü, yani hukuka ilişkin algısı ve diğer yanda idarelerin/yani o sınırların uygulayanların hukuka ilişkin algısı aslında sistemi de belirlemiş görünüyor. Tabii hukuk sistemin üzerine oturduğu bireyci yaklaşımı da unutmamak gerek. Sanırım yazdıklarına bu açıdan da bakılabilir.

    1. hukuk/idare hukuku kültürünün payı elbet çok önemli. şöyle de söylenebileceğini düşünüyorum. farklı politik coğrafyalar farklı medya sistemleri üretir. bugünkü durum, kapitalizmin farklı şekillendiği coğrafyalara ilişkin bir geleneği yansıtıyor. bu biraz düzleyen bir mantık gibi ama bana mantıklı görünüyor. yine de, bir politik coğrafyanın ifade ve basın özgürlüğü konusundaki yaklaşımını ayırt edebilmek için empirik çalışma yapmak kaçınılmaz. ben de zaten bu konuda uzun zamandır daha kapsamlı bir şeyler düşünüyorum. bu konuda kafamda ilk soruları canlandıran kişi, sen de tanırsın, halit yılmaz oldu. meraklısı için onun 2006 tarihli kitabının künyesini paylaşmak istiyorum: İdarenin Görsel-İşitsel İletişim Alanındaki İşlevi, Ankara: İmaj, 2006.

bir yorum yap

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s